11 Eylül 2010... Sinan Erdem Spor Salonu... Türkiye-Sırbistan... Daha dün gibi hatırlıyorum bundan bir yıl önce yaşadıklarımı. Kerem Tunçeri'nin turnikesinden sonraki duygu boşalması ve son 0.5 saniyede Sırbistan'ın sayı atamayacağına inanışım.... Maç sonrası Sinan Erdem'den metro istasyonuna koşarken yaşadığım sevinç... Ve sonunda kendimi metronun koltuklarına attığımdaki huzur...
11 Eylül 2011.. Televiyon karşısı... yine Türkiye-Sırbistan. Deja vu olmadı. Aynı beklentilerle, aynı inançla izledik maçı, ama olmadı...
Üzerimizde ağır bir baskı yaratan dünya 2.si apoletiyle geldik Litvanya'ya. Ancak kimse 'dünya 2.liğinin' takımda bir rehavete ya da bir tedirginliğe sebep olduğunu söyleyemez. Ancak maç içerinde yaşadığımız mental düşüşler kimi maçlarda oyundan kopmamıza sebep oldu. Fransa maçının 3.çeyreğinin son 1 dakikası, Almanya maçının son dakikaları ve Sırbistan maçının ilk devresi buna örnek. Peki bu düşüşler normal değil mi? Elbette ki normal. Sıkıntı bizim bu sekanslarda skoru toparlanamayacak seviyelere getirmemiz.
Mental düşüşler demişken, Polonya maçını unutmamak lazım. Eurobasket 2011'de toplam 9 karşılaşmaya çıktık, bir tek Polonya karşısında çaresiz kaldık, direnç gösteremedik. Sonuç ne oldu? Elenmenin eşiğine geldik. Ne uğruna? İspanya'yı yenip üst tura bir galibiyet taşımak için. Peki İspanya'ya konsantre olmak için Polonya'yı pas mı geçmek gerekiyordu? Hayır.
Bütun bunları geçip sahaya dönersek, problemler yine bitmiyor. Geçen yıl savunma kaynaklı sayılar belki de basketbolumuzdaki en büyük artıydı. Oyunun iki tarafında da sahaya hükmetmek, rakiplerimizi çaresiz bırakıyordu.
Savunmada da değişen bir şey yok. Hatta daha iyi... İspanya, Fransa ve Sırbistan'dan ortalama yediğimiz 64.3 müthiş bir rakam. Ancak hücumda gösterdiğimiz felaket performans sebebiyle, 64.3'ün hiçbir anlamı kalmıyor maalesef. Evet yüzdeler kötü. Ama yüzdenin böylesine kötü olmasını tetikleyen etken kesinlikle yanlış tercihler. Ömer Aşık ve Enes Kanter'in pota altında unutulması kabul edilebilir bir durum değil. Hele Almanya maçının sonunda, üçlüğü sallayalım, nasıl olsa Ömer ribaundları toplar düşüncesi, sinirlendirici düzeydeydi. Bizler bile televizyonlarımızın başında üçlüğe bel bağlanılmamasının gerektiğini görüyorken oyuncular ve teknik ekip bunu göremedi. Ya da gördü de çözüm üretemedi, onu bilemiyoruz.
Faul yüzdemizden, hiç bahsetmiyorum, aklıma geldikçe canımı sıkıyor.
Kişisel performans olarak ise yüzümüzü güldüren iki isim vardı: Enes Kanter ve Emir Preldzic. Emir hakkındaki spekülasyonların uzağında, ileride milli takıma çok katkı verebileceğini gösterdi. Enes ise 19 yaşında olmasına rağmen pota altını domine etti. Takıma ne zaman oyuna girse katkı verebileceğinden emin olduğum yegane isimdi. İleride Ömer ve Semih ile birlikte önemli bir pota altı gücü oluşturacakları şüphesiz.
2-3 yıl içerisinde gidilecek revizyondan sonrası için de tek dileğim mücadeleci bir takım görmek. Kadroda kimlerin olacağı umurumda değil. Sadece sahada terinin son damlasına kadar savaşan, oyun içerisindeki düşüşleri minimize eden bir takım olsun, o kadarı yeter.
Kubilay ARSLAN
milli takım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
milli takım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12 Eylül 2011 Pazartesi
8 Eylül 2011 Perşembe
Vilnius'tan Kısa Kısa...
Olmadı... Evet, 1/18 ile üçlük atan Kerem Tunçeri'nin topu kullanması doğru değildi. Evet, Emir Preldzic'in 5 saniye hatasını yapması büyük hataydı. Peki, maçı buraya getirmek doğru muydu?
Fransa öyle bir takımdı ki, 40 dakika boyunca oyun konsantrasyonundan kopmamak lazımdı. Çünkü, rakibi böyle bir iniş-çıkış yaşadığında affetmezdi Fransızlar. Nitekim öyle de oldu. Tıpkı Polonya maçındaki gibi 3.çeyrekte çöktük. 10-0'lık seri bizi geri dönüşü olmayan bir yola soktu... Üstelik bu durumun sebeplerinden biri hakem değildi.
Kırılma anının yaşandığı o sekansa gelene kadar yaptığımız top kayıpları çok can sıkıcıydı. Genelde top kaybı sayısını 2 ile çarptığınızda çıkan rakam kadar potanızda sayı görürsünüz Fransa karşısında. Ancak milli takımın top kaybından doğan sayı yemeyi minimize etmesi Fransa'nın istediği tempoyu yakalamasını engelledi. Böylece skor açısından oyunda kalmayı başardık. Tony Parker ve Nicolas Batum'u birebir savunmada sıkıntı yaşamasak öne bile geçebilirdik.
Mağlubiyetten sonra herkesin dilinde 'gard sıkıntısı' vardı. Ben milli takıma karşı asla körü körüne saldırgan bir tavır takınılmaması gerektiğini düşünürüm. Orhun Ene ve Enes Kanter konusunda da böyleydi düşüncem. Ancak PG konusunda maalesef iyi şeyler söylemek mümkün değil. Daha kadro açıklandığında sıkıntı olacağı belliydi. Zaten Ender'den istikrarlı bir performans beklemek yanlış. Elinden gelenin en iyisini yapıyor ancak maalesef kalburüstü bir takımın ilk beş gardı olabilecek bir oyuncu değil. Kimi maçlarda kenardan gelerek ekstra oynamasına söyleyecek lafım yok, ama takıma verip verebileceği katkı da o kadar.
Kerem Tunçeri'de ise Litvanya maçındaki çarpışmadan sonra adını koyamadığım bir şeyler var. Formsuzluk desen yalan, isteksizlik desen yalan, ne desen yalan. Ancak son üç maçtır kötü oynadığı aşikar. Takım onun eksikliğini fazlasıyla hissediyor. Preldzic ve Hido'nun uğraşları ise sadece kısa vadede katkı sağlıyor. Orhun Ene'nin bu konuda çaresiz olduğu ise Ender'i dün ilk beşte başlatmasından belli oluyor. Ve istemesem de aklım iki hafta öncesine gidiyor, Doğuş ve Barış Ermiş'in kadrodan çıkarıldığı günlere...
Yine hesaba kitaba kaldık, yolumuza rahat devam etme şansımız varken. Ancak enseyi erken karartmamak gerektiğini de tecrübe ettik birkaç gün öncesine kadar. Polonya maçı hariç, savunma konusunda üst seviyedeydik ve oyunun kontrolünü belli başlı bölümler hariç bütün maçlarda elimizde tuttuk. Almanya ve Sırbistan karşısında önümüzde olimpiyat için çok kritik bir 80 dakika var. 1 galibiyet bile duruma göre yetiyor gruptan çıkmaya. Ancak yine işleri -Büyük Britanya gibi- başka takımların eline bırakmamak gerek. Oyuncular bunun farkında ve 2 maçı da kazanıp çeyrek finale çıkacaklarına inanıyorlar. Hadi bakalım...
Kubilay ARSLAN
Fransa öyle bir takımdı ki, 40 dakika boyunca oyun konsantrasyonundan kopmamak lazımdı. Çünkü, rakibi böyle bir iniş-çıkış yaşadığında affetmezdi Fransızlar. Nitekim öyle de oldu. Tıpkı Polonya maçındaki gibi 3.çeyrekte çöktük. 10-0'lık seri bizi geri dönüşü olmayan bir yola soktu... Üstelik bu durumun sebeplerinden biri hakem değildi.
Kırılma anının yaşandığı o sekansa gelene kadar yaptığımız top kayıpları çok can sıkıcıydı. Genelde top kaybı sayısını 2 ile çarptığınızda çıkan rakam kadar potanızda sayı görürsünüz Fransa karşısında. Ancak milli takımın top kaybından doğan sayı yemeyi minimize etmesi Fransa'nın istediği tempoyu yakalamasını engelledi. Böylece skor açısından oyunda kalmayı başardık. Tony Parker ve Nicolas Batum'u birebir savunmada sıkıntı yaşamasak öne bile geçebilirdik.
Mağlubiyetten sonra herkesin dilinde 'gard sıkıntısı' vardı. Ben milli takıma karşı asla körü körüne saldırgan bir tavır takınılmaması gerektiğini düşünürüm. Orhun Ene ve Enes Kanter konusunda da böyleydi düşüncem. Ancak PG konusunda maalesef iyi şeyler söylemek mümkün değil. Daha kadro açıklandığında sıkıntı olacağı belliydi. Zaten Ender'den istikrarlı bir performans beklemek yanlış. Elinden gelenin en iyisini yapıyor ancak maalesef kalburüstü bir takımın ilk beş gardı olabilecek bir oyuncu değil. Kimi maçlarda kenardan gelerek ekstra oynamasına söyleyecek lafım yok, ama takıma verip verebileceği katkı da o kadar.
Kerem Tunçeri'de ise Litvanya maçındaki çarpışmadan sonra adını koyamadığım bir şeyler var. Formsuzluk desen yalan, isteksizlik desen yalan, ne desen yalan. Ancak son üç maçtır kötü oynadığı aşikar. Takım onun eksikliğini fazlasıyla hissediyor. Preldzic ve Hido'nun uğraşları ise sadece kısa vadede katkı sağlıyor. Orhun Ene'nin bu konuda çaresiz olduğu ise Ender'i dün ilk beşte başlatmasından belli oluyor. Ve istemesem de aklım iki hafta öncesine gidiyor, Doğuş ve Barış Ermiş'in kadrodan çıkarıldığı günlere...
Yine hesaba kitaba kaldık, yolumuza rahat devam etme şansımız varken. Ancak enseyi erken karartmamak gerektiğini de tecrübe ettik birkaç gün öncesine kadar. Polonya maçı hariç, savunma konusunda üst seviyedeydik ve oyunun kontrolünü belli başlı bölümler hariç bütün maçlarda elimizde tuttuk. Almanya ve Sırbistan karşısında önümüzde olimpiyat için çok kritik bir 80 dakika var. 1 galibiyet bile duruma göre yetiyor gruptan çıkmaya. Ancak yine işleri -Büyük Britanya gibi- başka takımların eline bırakmamak gerek. Oyuncular bunun farkında ve 2 maçı da kazanıp çeyrek finale çıkacaklarına inanıyorlar. Hadi bakalım...
Kubilay ARSLAN
5 Eylül 2011 Pazartesi
Ne Geçmişi, Ne De Geleceği... Şimdiyi Düşüneceksin
Litvanya maçından sonra geri kalan iki maçla ilgili genel olarak yazılan yazılar, yapılan yorumlar şöyleydi: 'İspanya şöyle, o maç çok önemli, bir üst tura galibiyet taşımamız gerek, Gasol kardeşler vs. vs. Polonya mı? O maçı rahat alırız.' Hatta ben de bir önceki yazımda Polonya'ya iki cümle ile değinip, İspanya'yı daha çok yer vermiştim.
Demek ki oyuncular da böyle düşünüyormuş. Kafaları Litvanya maçında mı kalmıştı, yoksa İspanya'yı mı düşünüyorlardı bilemem ancak Polonya maçında olmadıkları kesindi. Mental olarak yaşanan bu sıkıntı birçok şeyin zincirleme yaşanmasına ortam hazırladı. Oyun Polonya'nın 'uyutma' taktiğine uygun bir tempoda gitti, savunmada varlık gösterilemedi ve savunmayla bağlantılı olarak hücum üretkenliği sıfırdı.
Bu durumun en büyük kanıtı da faul atışlarından sonra yedğimiz fast-break'ler ve -özellikle 2.çeyrek sonundaki- çeyrek sonu performanslarımızdı.
Maalesef maç içinde yaşadığımız inişli çıkışlı oyunu bu kez maçtan maça yaşadık ve faturası çok ağır oldu.
Peki dünkü karşılaşmada sevinebileceğimiz hiçbir detay yok muydu? Elbette ki vardı. Özellikle İzmir'deki kötü performansından sonra günbegün üzerine bir şey koyarak oynayan Enes maç içindeki 'uyuyan' takımdan aykırı gösterdiği mücadele sevindirici oldu bizim açımızdan. Pota altında Ömer Aşık ile birlikte kendisini çok az görüyoruz ancak ikilinin aynı anda sahada olması düşüncesi bile korkutucu.
Ve tabi ki faul yüzdesi. İlginç bir şekilde kaybettiğimiz maçlarda faul çizgisinden daha başarılı oluyoruz. Portekiz-Britanya maçlarında yüzde 60'larda gezinen oran son iki maçta 80'lere çıktı. Keşke bu yüzdeler sonuçlara da etki etse, daha da keyiflensek...
Bugün Britanya-Polonya maçı var, Polonya kazandı mı eve, Britanya kazandı mı Vilnius'a gidiyoruz. Eğer bu maçta işler bizim açımızdan iyi giderse, İspanya maçı önem kazanıyor bir üst tura galibiyet taşıma açısından. Gasol-Fernandez oynamayacak söylentisi Polonya'nın kazanıp, bizim elenmemiz durumunda geçerli olacaktır.
Umarım oyuncular dünden ders almışlardır da Büyük Britanya-Polonya maçının sonucunu değil, kendi maçlarını düşünüyorlardır.
Kubilay ARSLAN
3 Eylül 2011 Cumartesi
Daha İşimiz Bitmedi
Belki de o da kadroda olsa özellikle savunmada direncimizin çok daha yüksek olacağı Kerem Gönlüm diyor ya Ntvspor jeneriğinde: 'Daha işimiz bitmedi. Daha, daha, işimiz bitmedi.' İşte milli takımın bu mağlubiyetten sonra böyle düşünmesi gerek.
Sporun gerçeği, sonuç odaklı düşünce, galibiyetten sonra' aslansın,kaplansın.' olurken mağlubiyetten sonra yerini çemkirmelere bırakabiliyor. Daha neleri iyi yaptık, nerede iyiyiz, nerede kötüyüz demeden ' Eskisi gibi değiliz.' 'Çabuk dağılıyoruz' denmeye başlanıyor. Hatta iyi gidişat sırasında dediklerini unutup bu maç sonrası 'Ben demiştim.' diyenler çıkarsa da şaşırmamak gerek.
Tabi bu dediklerim önemsiz şeyler, oyuncuların kafalarında, bu eleştiri seslerinin 'volume'unu kısıp oyunlarına konsantre olmaları önemli.
Maç öncesi sonuca etki edecek 10 etkeni belirlemiştim kendimce. Burada tek tek hepsini sıralamayacağım ama en önemli gördüklerim; tempoyu kontrol altında tutmak, FT yüzdesini belirli bir seviye çıkarmak ve Ersan'ın performansıydı. Maç sonrasında bakıldığında evlerinde Litvanya'ya, atıp atıp coşmaya programlanmış bir takıma karşı, momentumu ne olursa olsun kaybetmedik. FT yüzdesi 76.5 gibi gayet iyi bir seviyedeydi. Ersan ise 20 sayıyla çok başarılı bir maç çıkardı. Uzun lafın kısası kötü değildik dünkü maçta.
Ancak altı çizilmesi gereken bazı noktalar yok değil. Bunlardan birincisi verdiğimiz ofansif ribaundlar. Box score'da 10-10 eşitlik var diyebilirsiniz ama maçın rakip takımın sahasında olması ve zaten hücum odaklı takımın daha fazla hücum yapma şansı yakalamasını es geçmeyelim. İkincisi halen sıkıntı yaşadığımız pick&roll savunması. Litvanya'ya karşı bu alanda gösterdiğimiz negatif performanstan sonra pick&roll'un babasını oynayan İspanya'ya karşı ne yapacağız bilmiyorum.
Bu oyunu iyi kullandıkları için onları baskılı kısa savunması ile yıpratmaya çalışmamız gerekiyordu, öyle de yaptık ama isim yanlıştı. Cenk Akyol hücumda bile istikrarsız bir oyuncuyken, ona Jasikevicius'u savunma görevi vermek çok yanlıştı. Saras'ın kötü performansı ise kesinlikle Cenk'in savunmasından değil kendisinden kaynaklanıyordu. Ama Kaukenas onu aratmadı.
Ve gelelim maç sonlarını oynayamama olayına... İşler aslında o kadar büyütüldüğü gibi değil. Kerem Tunçeri'nin yokluğunda, düzenlerde sıkıntı yaşandığını artık herkes biliyor. Son 5 dakikada onun oyunda olmaması ve Emir'in takıma bir yere kadar taşıyabilmesi yenilgideki en büyük etken. Burada suçlanabilecek tek isim var o da Hidayet. Takıma soğukkanlılıkla liderlik etmesi gerekiyordu, yapamadı.
Ama yukarıda bahsettiğim birkaç sıkıntıdan başka problem yok milli takımda. İstek, arzu hala üst seviyede. Oyuna giren herkes elinden geleni yapıyor. Emir-Enes ikilisinin ekstra performansları sevindirici. Diğer oyuncular da aşina olduğumuz oyunlarını sergiliyorlar.
Yarın rakip Polonya. Marcin Gortat yok ancak hafife alındıklarında can yakabileceklerini İspanya maçı ile kanıtladılar. Tıpkı Britanya maçındaki gibi erken gelebilecek darbe, hem moralimizi yükseltir, ondan da önemlisi kaza yaşamadan 2.tura kapağı atmamızı sağlar.
Son gün İspanya... En kritik nokta pota altı. Bugün yüzdemizin kötü olmasına rağmen (3/18) dış şutta ısrar etmememizin sonucunu gördük. Aynı durum İspanya karşısında tekrarlanırsa daha acımasız olurlar, benden söylemesi. Gasol kardeşler + Ibaka'nın yanına kenardan sertlik getiren Felipe Reyes de eklenince ölümcül bir boyalı alan tehtidine karşı hem hücumda hem savunmada ayakta kalmamız gerekiyor. Ve dün yaptığımız gibi maçtan bir saniye bile kopmamamız gerekiyor, çünkü karşımızda en küçük açıktan 10-0'lık seri yakalayabilecek bir takım olacak.
Kubilay ARSLAN
27 Ağustos 2011 Cumartesi
Eurobasket Günlüğü #10 (Üzerimizdeki Pası Attık)
Bugünkü seyirciye kapalı oynanan ve 74-72 üstünlüğümüzle biten Karadağ karşılaşması ile Eurobasket öncesi son maçımızı oynamış olduk. Peki Portekiz'le yapacağımız maça 4 günden daha az bir süre kala takımın hücumdaki durumu nasıl ?
İlk önce şunu belirtmek lazım ki; Spor Toto World Cup'tan sonraki süreçte üzerimizdeki pası attık. İzmir'deki turnuvada sayı ortalamamız -Ukrayna maçındaki uzatmayı hesaba katmazsak- 62.6 idi. Bu düşük ortalamayı geçtim, asıl can sıkıcı olan konu hücumdaki dağınık görünüm ve yanlış seçimlerdi. Almanya'daki turnuvada şut yüzdesini yine normal seviyelere çekemedik ama daha derli toplu hücum, herkesin topu doğru kullanması sevindiriciydi.
Ofansif olarak en önemli oyuncumuz Ersan, Hidayet ya da Ömer Aşık değil, kesinlikle ama kesinlikle Kerem Tunçeri. O oyunda olduğunda takımın daha düzenli oynadığını gördük. Hani Jason Kidd, Dallas için neyse Kerem Tunçeri de Türkiye için odur desem fazla ileriye gitmemiş olurum herhalde!
Ama madalyonun bir de öbür yüzü var. Kerem Tunçeri 40 dk sahada kalamıyor ve o oyundan çıktığında zorlama şutlar, gereksiz zorlamalar başlıyor. Ve maalesef ne Emir Preldzic ne de Hidayet Türkoğlu Kerem'in yaptığı işi yapamıyor.
Burada durumu düzeltmek tamamen Orhun Ene'nin elinde. Kerem'in saha içi liderliğinden yoksun bir beşte temponun düşmesine izin vermemesi gerekiyor çünkü tempo düştü mü Türkiye dağılıyor.
Pota altında ise Semih'in yokluğunda Enes'e çok iş düşecek. Özellikle Adidas Cup'taki performansıyla umut verdi Enes. Top eline geldiğinde tecürbesizliğini çok net bir şekilde gösteren bir pota altı oyuncusundan yavaş yavaş vücudunu kullanmayı başaran, içeriyi domine etmeye hazır bir oyuncuya dönüşmesi çok önemli.
Ömer Aşık ise milli takımda, NBA'deki savunmacı kimliğinden kurtuluyor. Hücum düzenlerinde önemli bir oyuncu olan Ömer'in hücum ribaundlarındaki etkinlliğiyle ,boyalı alandaki sayı gücüne denilecek söz yok. Ancak oyunununda iki eksik göze çarpıyor. Faul çizgisindeki istikrarsız yüzdesi ve içeri yüklenirken topu aşağıya indirip, boy avantajını kullanamaması. Bu iki sorunu da halletti mi, Ömer'in, durdurulamaz bir silah olacağına şüphe yok.
Takımın geri kalanına teker teker değinmeye gerek yok. Özellikle son maçta tavan yapan 3 sayı yüzdesi, İspanya ve Litvanya gibi ekstra sayı arayacağımız maçlarda bize çok yardımcı olacak. Ama yine de sistemin uzunlar üzerinden işlemesi gerektiğini, pota altını kullanmadan maç kazanamayacağımızı hatırlatmakta fayda var.
Kubilay ARSLAN
İlk önce şunu belirtmek lazım ki; Spor Toto World Cup'tan sonraki süreçte üzerimizdeki pası attık. İzmir'deki turnuvada sayı ortalamamız -Ukrayna maçındaki uzatmayı hesaba katmazsak- 62.6 idi. Bu düşük ortalamayı geçtim, asıl can sıkıcı olan konu hücumdaki dağınık görünüm ve yanlış seçimlerdi. Almanya'daki turnuvada şut yüzdesini yine normal seviyelere çekemedik ama daha derli toplu hücum, herkesin topu doğru kullanması sevindiriciydi.
Ofansif olarak en önemli oyuncumuz Ersan, Hidayet ya da Ömer Aşık değil, kesinlikle ama kesinlikle Kerem Tunçeri. O oyunda olduğunda takımın daha düzenli oynadığını gördük. Hani Jason Kidd, Dallas için neyse Kerem Tunçeri de Türkiye için odur desem fazla ileriye gitmemiş olurum herhalde!
Ama madalyonun bir de öbür yüzü var. Kerem Tunçeri 40 dk sahada kalamıyor ve o oyundan çıktığında zorlama şutlar, gereksiz zorlamalar başlıyor. Ve maalesef ne Emir Preldzic ne de Hidayet Türkoğlu Kerem'in yaptığı işi yapamıyor.
Burada durumu düzeltmek tamamen Orhun Ene'nin elinde. Kerem'in saha içi liderliğinden yoksun bir beşte temponun düşmesine izin vermemesi gerekiyor çünkü tempo düştü mü Türkiye dağılıyor.
Pota altında ise Semih'in yokluğunda Enes'e çok iş düşecek. Özellikle Adidas Cup'taki performansıyla umut verdi Enes. Top eline geldiğinde tecürbesizliğini çok net bir şekilde gösteren bir pota altı oyuncusundan yavaş yavaş vücudunu kullanmayı başaran, içeriyi domine etmeye hazır bir oyuncuya dönüşmesi çok önemli.
Ömer Aşık ise milli takımda, NBA'deki savunmacı kimliğinden kurtuluyor. Hücum düzenlerinde önemli bir oyuncu olan Ömer'in hücum ribaundlarındaki etkinlliğiyle ,boyalı alandaki sayı gücüne denilecek söz yok. Ancak oyunununda iki eksik göze çarpıyor. Faul çizgisindeki istikrarsız yüzdesi ve içeri yüklenirken topu aşağıya indirip, boy avantajını kullanamaması. Bu iki sorunu da halletti mi, Ömer'in, durdurulamaz bir silah olacağına şüphe yok.
Takımın geri kalanına teker teker değinmeye gerek yok. Özellikle son maçta tavan yapan 3 sayı yüzdesi, İspanya ve Litvanya gibi ekstra sayı arayacağımız maçlarda bize çok yardımcı olacak. Ama yine de sistemin uzunlar üzerinden işlemesi gerektiğini, pota altını kullanmadan maç kazanamayacağımızı hatırlatmakta fayda var.
Kubilay ARSLAN
24 Ağustos 2011 Çarşamba
Eurobasket Günlüğü #9 (Turnuva Başlamamışken, Neyin Umutsuzluğu Bu?)
Bugün Milli Takım’ın Litvanya öncesi son hazırlık turnuvası olan Adidas İstanbul Cup başlıyor. 8 maçlık hazırlık programının son iki maçı için Yeni Zelanda ve Karadağ/Ukrayna ikilisinden biriyle oynayacak milliler.
Şu ana kadar oynadığımız 6 maçta görüntü pek iyi değil. Yunanistan ve Sırbistan’a kabul edilemez farklarla kaybetmek, Almanya’ya (hem Nowitzki’li hem Nowtizki’siz) 2 defa boyun eğmek, Ukrayna ve Belçika gibi takımlara karşı ise uç ucuna galibiyetler almak, şüphesiz çoğu kişiyi endişeye düşürdü. Sonuçları bir kenara bıraktığımızda ise oynanan basketbol, endişe kat sayısının artmasına sebep oluyor. Bu endişeye sahip kişilerden biri de bendim. Ama endişeler yerini yavaş yavaş umutsuzluğa ve takıma saldıraya bıraktı. Ancak…
Milli Takım diğer ülkelerle karşılaştırıldığında farklı bir hazırlık programı takip ediyor. Eurobasket’te rakibimiz olacak çoğu ülke turnuvaya bol bol hazırlık maçları yaparak hazırlanırken millilerde durum çok farklı. Artık çok daha zorlu olan Eurobasket sisteminde belli bir yerde takılıp kalmamak için kondisyon depolamaya önem veriliyor, ağır idmanlar yapıyor.
Hani koçlar oyunculara yorucu antremanlar yaptırırken, ‘Şimdi yoruluyorsunuz ama bu çalışmalar maçlarda işinize yarayacak.’ derler ya... Kulağa çok klişe bir söz gibi gelebilir ama ne kadar doğru. İşte milli takımın durumu da buna benzer. Oyuncular Bormio’daki kampın yorgunluğunu hissediyor, sanki halleri yokmuş gibi oynuyorlar. ‘Bormio’nun üzerinden kaç gün geçti, ne diyorsun sen?’ demeyin. Abdi İpekçi’de de bu idman temposu devam etti, daha yeni yeni düşüyor…
Dikkatinizi çektiyse Almanya’da her gün oyunumuz daha iyiye gitti. Gelinebilecek en dip seviyeye Yunanistan maçında indik, Belçika maçında bir adım daha üst seviyedeydik. Almanya maçında ise 2. yarıda alan savunmasına takılmasak, galip gelecektik.
Günden güne savunmamız daha iyiye gitti. Hücumda yüzde açısından hep aynı seviyedeydik ama hücum seçimlerini son maçlarda daha iyi yaptık. Top çemberden geçmese de sırf yapılan hücum yüzünden ‘Bravo!’ dediğim anlar vardı son iki maçta.
Aslında bir konu hakkında çok toz pembe yazılmış yazılar okumayı sevmem. Durum çok kötü iken gerçekçi gelmez. Şimdi ben de böyle yazdım, ama Milli Takım’da hiçbir şey dışarıdan gösterildiği gibi kötü değil. Umudumuzu koruyacak sebeplere sahibiz. Oyuncu kalitesi, takım içerisindeki arkadaşlık çok üst seviyede. Bir de form seviyesini yakaladık mı, tamamdır.
Kubilay ARSLAN
18 Ağustos 2011 Perşembe
Eurobasket Günlüğü #7 (Milli Takım ve Soru İşaretleri)
Milli takımımızın World Cup'daki performansından sonra her kafadan ayrı bir ses çıkmaya başladı. Kimi 'bu sonuçlar ölçü değil, paniğe gerek yok' dedi, kimi -sanki böyle bir şeyin olmasını bekliyormuş gibi- saldırıya geçti. Sanırım ben ilk görüşü savunanlardanım. Ama göze çarpan bazı eksikler, sorunlar olmadı değil.
Bunlardan en önemlisi belli bir tabanımızın olmayışı. Artık milli takım çapında böylesine üst seviyeye çıkan bir takımın ne olursa olsun, Sırbistan maçındaki gibi sadece 58 sayıda kalıp, 25 sayı fark yeme hakkı yok. Bakın İspanya'ya, Yunanistan'a, sakatlık ve form durumları ne olursa olsun, yakaladıkları çizgiyi bozmazlar. Mesele bunun hazırlık maçlarında veya başka bir organizasyonda olması değil. Mesele takımın bu kazanma alışkanlığını kazanması.
Bu durum da bizi bağlantılı olarak 2. probleme götürüyor. Artık 12 Dev Adam'ı biraz takip eden biri bile tempo yakalayarak, kıvılcımdan sonra ateş çıkartarak oynadığını biliyor. Bu açıdan en zıt örneği yine Sırbistan ile vermek doğru olur. Ivkovic'in takımı düzeni ve sistemi mükemmelleştirmeye yönelik oynuyor, Türkiye bunun 180 derece tersi.
Tabi bu tempo yakalamaya yönelik oyunun pozitif getirileri yok değil. Çok uzaklara gitmeyin, 2010 Şampiyonası'nı hatırlayın. Ankara ve İstanbul'da seyirci desteğiyle neler neler yapmıştı milli takım. Yunanistan'a karşı oyunun net hakimi olmuş, Fransa ve Slovenya'ya fark atmıştı. Kıvılcımdan sonra çıkan ateş söndürülemez hale gelmişti. Yarı finalde yukarıda övdüğüm Sırbistan'ı bile alaşağı etmişti milliler. Ancak böylesine güçlü bir oyuncu havuzuna sahipsek, bu oyun düzenine bağlı kalmamıza gerek yok. Çünkü uzun vadede sonuç getirecek bir çözüm değil bu.
Tabi Sertaç Şanlı'nın da kadro dışı kalmasıyla en büyük soru işaretlerinden biri geliyor aklımıza. Kimler gidecek? Bana göre şu anda kadrodan çıkarılmayacak, çıkarılması teklif bile edilemeyecek oyuncular: Kerem Tunçeri, Ender Arslan, Ömer Onan, Sinan Güler, Hidayet Türkoğlu, Emir Preldzic, Ersan İlyasova, Oğuz Savaş ve -sakatlıktan kurtulduğunu varsayarak- Ömer Aşık. Geriye kalıyor 3 boş kontenjan. İzmir'deki performansından sonra Cenk Akyol da büyük ihtimalle garantiledi kadroya girmeyi.
Uzunlar için kritik isim: Semih Erden. Onun sakatlığı şu anda büyük muamma. Eğer Semih kadroya katılırsa Enes-Furkan ikilisinden biri kesin gidecek. Semih kadroya katılmazsa ikisinin de takıma katılma ihtimali doğuyor ancak bu durumda da Doğuş veya Barış ile kısalara bir ekleme yapılması düşünebilir. Enes mi? Furkan mı? seçiminde ben form düzeyine göre Furkan'ı seçerdim ancak önümüzde daha uzun bir zaman var, ilerideki iki turnuvadaki performansları Orhun Ene'nin seçiminde en büyük etken olacak.
Kubilay ARSLAN
5 Temmuz 2011 Salı
Büyük Umutlar
Ev sahipliği yaptığımız 2010 Dünya Şampiyonasındaki 2.liğin verdiği motivasyon ile Litvanya'ya büyük beklentiler içerisinde gideceğiz. Milli takım arenasındaki 2001'den beri süregelen inişli çıkışlı dönemin ardından işleri son iki yıldır (2009,2010) rayına koymuş gibiyiz. 2009'daki 8.lik kimseyi yanıltmasın. Çeyrek finaldeki talihsiz Yunanistan yenilgisi olmasa madalyaya gidiyorduk Polonya'daki Eurobasket'te. Ama klasman maçlarında işler çok ters gitti. Hatta öyle ters gitti ki aldığımız 8.lik derecesiyle Dünya Şampiyonası'na bile gidemeyecektik. Ev sahibi kontenjanı bizi ipten aldı ve gümüş madalyayı kazandırdı.
Kadroya gelecek olursak, adettendir, ilk önce kadroya giremeyenler konuşulur. Aslında kadro çok sürpriz olmadı ancak konuşulacak birkaç isim var. Ben de böyle yaparak başlayayım. Tabi en merak edilen konu Mehmet Okur. Bilen bilir, sakatlığı dolayısıyla 2010'daki şampiyonya da katılamamıştı Memo. Sezon içerisinde doktorların tavsiyelerine kulak asmayarak oynaması ve sakatlığını uzatması Litvanya'ya gitmesine de engel olmuş oldu. Bu konuya da açıklık kavuşturmamızın ardından şimdi gelelim tartışmalı oyunculara. İlk olarak Tutku Açık. Galatasaray CC ile TBL'de müthiş bir sezon geçirmesinin ardından bazı sitelerde adı Milli Takım için geçmeye başlamıştı Tutku'nun. Bence eklenmesi gayet de iyi olurdu. En azından ne yapacağı belli olmayan Doğuş'un yerine kadroya alınmalıydı. Son olarak da Birkan Batuk'tan bahsedelim. Tıpkı Tutku gibi o da sezonu müthiş geçirdi hatta All-Star maçının MVP'si oldu. İlerleyen yıllarda daimi olarak kadroya gireceğini düşündüğüm Birkan bu yıl en azından aday kadroya alınmalıydı. Tamam, bu kadar geniş oyuncu yelpazesinin içinden 12 kişilik kadroya kalmasını ben de beklemiyorum ama İzzet Türkyılmaz ve Sertaç Şanlı kadroya giriyorsa Birkan da girmeliydi.
Kadroya bakıldığında en dikkat çeken ve en çok konuşulan isim tabi ki de Emir Preldzic. Kalite açısından tartışmaya bile gerek yok. Geçen yılın kadrosunda Enes Kanter ile birlikte en büyük ekleme. Mutlaka takımın seviyesini birkaç kademe yukarı çıkaracaktır. PG sıkıntımıza için de aranan ilaç Preldzic. Gerçek pozisyonu SF olsa da tıpkı FB Ülker'de Ukic'e ve Jasikevicius'a verdiği destek gibi milli takımımızda da guard sorununa çözüm olabilir. Benim kafamı kurcalayan nokta devşirme olayı. Devşirme oyuncuya tamamen kapalı değilim elbette. Ancak milli takımlar seviyesinde tıpkı transfer yapıyormuşsun gibi devşirme oyuncu oynatmaya da karşıyım. Hele İspanya'nın bu yıl yaptıklarını görünce...

Milli takımlar genellikle kendi liglerinde forma giyen yabancı oyuncuları devşirme oyuncu kontenjanından milli takıma sokarlar. Jr Holden gibi,Schortsanitis gibi. (Schortsanitis'in durumu biraz daha farklı. Babası Yunan. Ancak annnesi Kamerunlu,üstelik doğduğu yer de Kamerun.). Ancak bu yıl İspanya kadrosunda Ibaka'yı oynataycak. Evet, doğru okudunuz, Oklahoma City Thunder'den Serge Ibaka'yı. Ibaka'nın İspanya olan bağlantısı da İspanya'da sadece iki yılını geçirdiği basketbol yaşantısından ibaret. İşte bu yüzden devşirme oyuncu kapısının iyice açılması benim canımı sıkıyor.
Emir Preldzic özelinden çıkıp kadroya genel olarak baktığımızda ilk dikkatimi çeken tabi ki de kısaların yetersizlği. 1-2 numara pozisyonunda geçen yılki kadroya yapılan tek ekleme Doğuş Balbay. Doğuş, bu yıl NBA Draftı'na katıldı ancak seçilemedi. Umarım, Avrupa'da iyi bir kariyeri olur ancak hücumunu özellikle şutunu geliştirmesi gerekiyor. Bu pozisyonda ilk beşte çıkacak oyuncular (muhtemelen Kerem Tunçeri ve Ömer Onan) çok iyi ama peki yedekler... PF pozisyonunda Kerem Gönlüm bile en arkalardayken, 2. oyun kurucumuzun Ender Arslan olması beni endişelendiriyor. Ender Arslan (bana göre) tıpkı Miami'deki Mario Chalmers gibi. Ne yapacağı belli olmuyor,günü gününü tutmuyor. Sinan Güler ise atletik, gerçekten maça yüreğini koyuyor ancak onun da hücumda bazı sıkıntıları var. Barış Ermiş ve Cenk Akyol ise kadroya girerlerse tıpkı geçen yılki gibi kopmuş maçların son dakikalarında oyuna girerler. Herhalde Tutku Açık'ın neden kadroya girmesini istediğimi anlatabilmişimdir.
Uzunlara gelirsek gerçekten 12 kişilik kadroya giremeyene yazık olacak. Öyle bir front court'umuz var ki turnuvanın en iyilerinden,

belki de en iyisi.Semih Erden ya da Ömer Aşık umarım turnavaya yetişirler (ki öyle gözüküyor) anak onlarsız bile gerçekten iyi uzunlarımız. Bu bölgeye yapılan Enes Kanter ve Furkan Aldemir eklemeleri de çok yerinde. Keşke takımlar arasında takas imkanı olsa da bir uzuna karşılık, şöyle iyisinden bir guard alsak. Ey FIBA duy sesimi!
Son olarak da Orhun Ene ile birkaç şey yazayım. Okuduğum bazı yazılarda Orhun Ene'nin koçluk için doğru isim olmadığı, oyuncuların ona saygı göstermeyeceği yazıyordu. Evet, Ene bana göre de en doğru isim değil ancak oyuncuların ona saygı göstermemesi gibi bir durumun asla olmayacağını düşünüyorum. Zaten şu durumda yeni bir koçla anlaşıp apayrı bir düzene girmeye gerek yok. Orhun Ene uzun süredir teknik ekipte olan biri ve koçluk deneyimi de yok değil. Bu sebeple bu konuda büyütülecek çok bir şey yok.
Bu yazılık bu kadar olsun,diğer yazılarda milli takımdan ve Eurobasket'te grubumuzdan bahsetmeye devam edeceğim.
Kubilay Arslan
Kaydol:
Yorumlar (Atom)



