eurobasket etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eurobasket etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28 Eylül 2011 Çarşamba
Eurobasket'in Ardından-2
İspanya ve Fransa'dan bahsetmiştik, Rusya ve Makedonya ile devam edelim...
Rusya: 1993'ten beri katıldıkları her turnuvayı birkaç istisna hariç hep üst sıralarda tamamlayan bir takım Rusya. Ancak son 4 yıldır gidişatın böyle devam etmesinde David Blatt'ın katkısı es geçilemez. Ülkemizde Efes Pilsen deneyimiyle kötü bir iz bırakan Blatt, Rusya'da bunun 180 derece tersi bir performans gösterdi. Savunma ağırlıklı bir takım olup, düşük skorlu maçlar oynayan Rusya'dan bile zevk almamı sağlayan bir basketbol oynattığı aşikar. Oyuncuların değil takımın sivrildiği bir sistem yaratan Blatt daha ne kadar takımın başında kalacak bilemiyorum ama onsuz Rusya böylesine bir basketbol sergileyemez, bunu biliyorum.
Sert savunmasıyla rakiplerine kök söktüren ve akışkan hücum eden bir takım görüntüsü çizdi Ruslar... 1'e 1 oyunun hücum sistemlerinde egemen olmaması, bol bol pas yaparak potaya gitmeleri kuşkusuz seyircilere keyif verdi . Örneğin diğer takımlara göre çok daha fazla back-door pas denediler ve bunda da başarılı oldular. Oyun içinde Kirilenko ve Khryapa gibi liderlerinin olması da çarkların daha rahat işlemesine katkı verdi. Mozgov'un pota altında katkı vermesi ve Shved gibi ekstra performanslar Blatt'in işini kolaylaştırdı.
Gelecek yıl olimpiyatlara gitmek için eleme oynayacaklar, ancak şanssız sakatlıklar yaşamazlarsa Londra vizesi alacaklarına kimsenin şüphesi olmasın.
Makedonya: Hani bazı olaylar için 'Anlatılmaz yaşanır' denilir ya işte Makedonya için de öyle.. Tam bir zafer öyküsü... Şans eseri Makedonları bu yaz erkenden takip etmeye başladım. Eurosport'un yayınladığı hazırlık maçlarında Makedonya'yı bol bol izlemem takımı daha yakından tanımama ve Eurobasket süresince ne yapacağını merakla beklediğim takımlar listesine Makedonları katmama sebep oldu. Aslında izlediğim hazırlık maçlarında pek de iç açıcı bir görüntü yoktu. Antic'in eline bakan, pota altını hiç kullanmayan, turnuvayı üst noktalarda bitirmesi mümkün olmayan takım görüntüsü yerini 1 ay içerisinde adını tarihe altın harflerle yazdıracak bir başarı öyküsüne bıraktı...
Takımda kenetlenmenin, inancın soyut kavramlardan çıktığını gördük hep birlikte. İlk tur gruplarında eski Yugoslavya ülkelerine karşı -özellikle kendilerini ayrı bir ülke olarak kabul etmeyen Yunanistan'a karşı- ayrı bir motivasyonla oynadılar ve uzatmada kaybettikleri Karadağ maçını saymazsak grubu namağlup bitirdiler. Çapraz gruptan gelen Slovenya ve Finlandiya'yı geçip, Rusya'ya son topta kaybettiler. Aslında buraya kadar gelişen olaylar 'sürpriz' olarak ifade edilebilirdi. Ancak çeyrek finalde Litvanya'ya karşı oynadıkları maç ve gelen yarı final işleri apayrı bir boyuta taşıdı.
Makedonya'da teknik ekibe ya da oyunculara turnuva öncesinde '2.tura yükseleceksiniz.' dense ' Zaten hedefimiz de bu.' cevabı gelirdi muhtemelen. 'Rusya'ya son topta kaybedip 2.olarak çeyrek finale yükseleceksiniz.' dense olası cevap ' Çok zor ama inşallah.' olurdu. 'Çeyrek finalde ev sahibi Litvanya'yı yenip yarı finale çıkacaksınız.' cümlesi karşısında ise 'Dalga mı geçiyorsunuz bizimle?' cevabı kaçınılmazdı.
Bu efsanevi dördüncülükte aslan payı Bo McCalebb'e ait. Skor gücüyle, deliciliğiyle, her şeyiyle, tam bir lider oldu Makedonya'ya. Onun oyunda olduğu zamanlar takım daha bir güvenle oynadı, eller titremedi çünkü işler zora girdiğinde herkes yardıma gelecek bir McCalebb olduğunun farkındaydı.
Ancak Makedonya için McCalebb ne kadar liderse, Pero Antic de o kadar 'x-factor'dü. Onun hücumda efektif olduğu, şutlarının girdiği günlerde daha akıcı oynadı Makedonlar. Dış şut üzerine kurulu oyunları kimi yerlerde onları sıkıntıya soktu, pota altını domine etmese de, o bölgede etkili olabilecek bir uzunları olsaydı, belki çok daha ileri gidebilirlerdi.
Makedonya'ya bir de teşekkür... Türkiye'nin erken elendiği Eurobasket'te destekleyecek bir takım oluverdiler ve yaşadığımız hayal kırıklığını bir nebze gidermeyi başardılar. Makedonya belki de ilerleyen turnuvalarda bu seviyelerde istikrarlı bir şekilde kalamayacak ama katıldığı her organizasyona renk katacakları kesin.
Kubilay ARSLAN
25 Eylül 2011 Pazar
Eurobasket'in Ardından-1
Şimdi diyeceksiniz ki 'Ya kardeşim ne Eurobasket'i, üzerinden 1 hafta geçmişken, biz hazırlık maçlarını takip ediyoruz, sen kalkmış neler yazıyorsun?' Haklısınız, ancak Avrupa Şampiyonası'nı biter bitmez unutup, bir kenara atmak da doğru olmaz herhalde....
Ben de bu düşünceden yola çıkarak turnuvanın ilk 4'üne girmeyi başarmış ülkeleri yazacağım. Hadi bakalım...
İspanya: Daha dün gibi hatırlıyorum İspanya'nın Fransa karşısında oynadığı ilk hazırlık maçını (hey gidi tatil, ne kadar çabuk geçiyorsun!)... İlk devresini internetten yarım yamalak takip etmeye çalıştığım maçta İspanyollar inanılmaz oynayıp, Fransa'yı perişan ederek, 'Şampiyon belli, 2. kim olacak?' sözlerini gündeme getirmişti. Sağ olsunlar bizleri yanıltmadılar bu konuda. Takım olarak kötü oynadıklarında bile, kontrolü ellerinden kaçırmadılar, günlerinde olduklarında oluşan görüntüyü anlatmıyorum bile...
Basketbolu sık takip etmeyen birinin bile, İspanya kadrosunu eline aldığında 'Of, ne güçlü kadroymuş!' tepkisini vermesi normalken gittikçe moda olmaya başlayan devşirme oyuncu olayına de el attılar ve 'pasta üstüne krema' misali Ibaka'ya da İspanya formasını giydirdiler. Böylece kendileri açısından hedef olan maçlarda masaya yumruklarını net bir şekilde vurmayı başardılar.
İspanyollar adına turnuvada söylenebilecek tek kötü not, konsantrasyonlarını 11 maçın hepsine eşit şekilde bölmemeleriydi. Bu sorun, onları şampiyonluktan etmedi belki ancak Polonya ve Makedonya karşısında ecel terleri dökmelerine, bize de mağlup olmalarına sebep oldu. Böylece bize, maalesef hiçbir işe yaramayan' Şampiyonu yenen tek takım' tesellisini verdiler.
Fransa: İspanya konusuna turnuva öncesine örnek vererek başladık, Fransa'ya da öyle devam edelim... Şüphesiz oyuncu kalitesi olarak geçen yıllara oranla çok daha güçlü geldiler Litvanya'ya. Parker 2010'u pas geçtikten sonra takıma katıldı, Noah ilk kez Fransa için oynadı. Bütün bunların yanı sıra koç Vincent Collet'in de elindeki malzemeyi iyi kullanması olimpiyata direk katılma başarısını getirdi Fransızlara.
Atletik özelliklerini savunmada iyi kullandılar ancak onları başarılı kılan nokta kesinlikle bunu hücumla birleştirmeleriydi. Evet gelmeye çalıştığım nokta Türkiye, saklamaya gerek yok. Rakiplerini sayı ortalamalarının çok altında tutan ancak yine de galip gelmeyi başaramayan milli takımın üçlüklerde ve faul çizgisinde başarılı olduğunda geleceği noktaya en doğru örnek Fransa. Parker'ın McCalebb'e göre daha kollektif oynayarak takım arkadaşlarını işin içine dahil etmeye çalışması, Nicolas Batum'un ekstra performansı ve genel olarak çarkların iyi işlemesi pozitif noktalardı Fransızlar adına.
Olimpiyatlarda ve gelecek yıllarda bu seviyeyi korumalarının tek yolu var: Genç çekirdeği dağıtmamak. Belki şu jenerasyonlarıyla bir İspanya seviyesine gelemeyecekler ama sadece Avrupa değil Dünya'nın elit takımları arasında kalacakları kesin.
Not: Rusya ve Makedonya değerlendirmeleri ayrı bir başlık altındaki yazıda olacak.
Kubilay ARSLAN
Ben de bu düşünceden yola çıkarak turnuvanın ilk 4'üne girmeyi başarmış ülkeleri yazacağım. Hadi bakalım...
İspanya: Daha dün gibi hatırlıyorum İspanya'nın Fransa karşısında oynadığı ilk hazırlık maçını (hey gidi tatil, ne kadar çabuk geçiyorsun!)... İlk devresini internetten yarım yamalak takip etmeye çalıştığım maçta İspanyollar inanılmaz oynayıp, Fransa'yı perişan ederek, 'Şampiyon belli, 2. kim olacak?' sözlerini gündeme getirmişti. Sağ olsunlar bizleri yanıltmadılar bu konuda. Takım olarak kötü oynadıklarında bile, kontrolü ellerinden kaçırmadılar, günlerinde olduklarında oluşan görüntüyü anlatmıyorum bile...
Basketbolu sık takip etmeyen birinin bile, İspanya kadrosunu eline aldığında 'Of, ne güçlü kadroymuş!' tepkisini vermesi normalken gittikçe moda olmaya başlayan devşirme oyuncu olayına de el attılar ve 'pasta üstüne krema' misali Ibaka'ya da İspanya formasını giydirdiler. Böylece kendileri açısından hedef olan maçlarda masaya yumruklarını net bir şekilde vurmayı başardılar.
İspanyollar adına turnuvada söylenebilecek tek kötü not, konsantrasyonlarını 11 maçın hepsine eşit şekilde bölmemeleriydi. Bu sorun, onları şampiyonluktan etmedi belki ancak Polonya ve Makedonya karşısında ecel terleri dökmelerine, bize de mağlup olmalarına sebep oldu. Böylece bize, maalesef hiçbir işe yaramayan' Şampiyonu yenen tek takım' tesellisini verdiler.
Fransa: İspanya konusuna turnuva öncesine örnek vererek başladık, Fransa'ya da öyle devam edelim... Şüphesiz oyuncu kalitesi olarak geçen yıllara oranla çok daha güçlü geldiler Litvanya'ya. Parker 2010'u pas geçtikten sonra takıma katıldı, Noah ilk kez Fransa için oynadı. Bütün bunların yanı sıra koç Vincent Collet'in de elindeki malzemeyi iyi kullanması olimpiyata direk katılma başarısını getirdi Fransızlara.
Atletik özelliklerini savunmada iyi kullandılar ancak onları başarılı kılan nokta kesinlikle bunu hücumla birleştirmeleriydi. Evet gelmeye çalıştığım nokta Türkiye, saklamaya gerek yok. Rakiplerini sayı ortalamalarının çok altında tutan ancak yine de galip gelmeyi başaramayan milli takımın üçlüklerde ve faul çizgisinde başarılı olduğunda geleceği noktaya en doğru örnek Fransa. Parker'ın McCalebb'e göre daha kollektif oynayarak takım arkadaşlarını işin içine dahil etmeye çalışması, Nicolas Batum'un ekstra performansı ve genel olarak çarkların iyi işlemesi pozitif noktalardı Fransızlar adına.
Olimpiyatlarda ve gelecek yıllarda bu seviyeyi korumalarının tek yolu var: Genç çekirdeği dağıtmamak. Belki şu jenerasyonlarıyla bir İspanya seviyesine gelemeyecekler ama sadece Avrupa değil Dünya'nın elit takımları arasında kalacakları kesin.
Not: Rusya ve Makedonya değerlendirmeleri ayrı bir başlık altındaki yazıda olacak.
Kubilay ARSLAN
22 Eylül 2011 Perşembe
12 Eylül 2011 Pazartesi
Nereden Nereye?
11 Eylül 2010... Sinan Erdem Spor Salonu... Türkiye-Sırbistan... Daha dün gibi hatırlıyorum bundan bir yıl önce yaşadıklarımı. Kerem Tunçeri'nin turnikesinden sonraki duygu boşalması ve son 0.5 saniyede Sırbistan'ın sayı atamayacağına inanışım.... Maç sonrası Sinan Erdem'den metro istasyonuna koşarken yaşadığım sevinç... Ve sonunda kendimi metronun koltuklarına attığımdaki huzur...
11 Eylül 2011.. Televiyon karşısı... yine Türkiye-Sırbistan. Deja vu olmadı. Aynı beklentilerle, aynı inançla izledik maçı, ama olmadı...
Üzerimizde ağır bir baskı yaratan dünya 2.si apoletiyle geldik Litvanya'ya. Ancak kimse 'dünya 2.liğinin' takımda bir rehavete ya da bir tedirginliğe sebep olduğunu söyleyemez. Ancak maç içerinde yaşadığımız mental düşüşler kimi maçlarda oyundan kopmamıza sebep oldu. Fransa maçının 3.çeyreğinin son 1 dakikası, Almanya maçının son dakikaları ve Sırbistan maçının ilk devresi buna örnek. Peki bu düşüşler normal değil mi? Elbette ki normal. Sıkıntı bizim bu sekanslarda skoru toparlanamayacak seviyelere getirmemiz.
Mental düşüşler demişken, Polonya maçını unutmamak lazım. Eurobasket 2011'de toplam 9 karşılaşmaya çıktık, bir tek Polonya karşısında çaresiz kaldık, direnç gösteremedik. Sonuç ne oldu? Elenmenin eşiğine geldik. Ne uğruna? İspanya'yı yenip üst tura bir galibiyet taşımak için. Peki İspanya'ya konsantre olmak için Polonya'yı pas mı geçmek gerekiyordu? Hayır.
Bütun bunları geçip sahaya dönersek, problemler yine bitmiyor. Geçen yıl savunma kaynaklı sayılar belki de basketbolumuzdaki en büyük artıydı. Oyunun iki tarafında da sahaya hükmetmek, rakiplerimizi çaresiz bırakıyordu.
Savunmada da değişen bir şey yok. Hatta daha iyi... İspanya, Fransa ve Sırbistan'dan ortalama yediğimiz 64.3 müthiş bir rakam. Ancak hücumda gösterdiğimiz felaket performans sebebiyle, 64.3'ün hiçbir anlamı kalmıyor maalesef. Evet yüzdeler kötü. Ama yüzdenin böylesine kötü olmasını tetikleyen etken kesinlikle yanlış tercihler. Ömer Aşık ve Enes Kanter'in pota altında unutulması kabul edilebilir bir durum değil. Hele Almanya maçının sonunda, üçlüğü sallayalım, nasıl olsa Ömer ribaundları toplar düşüncesi, sinirlendirici düzeydeydi. Bizler bile televizyonlarımızın başında üçlüğe bel bağlanılmamasının gerektiğini görüyorken oyuncular ve teknik ekip bunu göremedi. Ya da gördü de çözüm üretemedi, onu bilemiyoruz.
Faul yüzdemizden, hiç bahsetmiyorum, aklıma geldikçe canımı sıkıyor.
Kişisel performans olarak ise yüzümüzü güldüren iki isim vardı: Enes Kanter ve Emir Preldzic. Emir hakkındaki spekülasyonların uzağında, ileride milli takıma çok katkı verebileceğini gösterdi. Enes ise 19 yaşında olmasına rağmen pota altını domine etti. Takıma ne zaman oyuna girse katkı verebileceğinden emin olduğum yegane isimdi. İleride Ömer ve Semih ile birlikte önemli bir pota altı gücü oluşturacakları şüphesiz.
2-3 yıl içerisinde gidilecek revizyondan sonrası için de tek dileğim mücadeleci bir takım görmek. Kadroda kimlerin olacağı umurumda değil. Sadece sahada terinin son damlasına kadar savaşan, oyun içerisindeki düşüşleri minimize eden bir takım olsun, o kadarı yeter.
Kubilay ARSLAN
11 Eylül 2011.. Televiyon karşısı... yine Türkiye-Sırbistan. Deja vu olmadı. Aynı beklentilerle, aynı inançla izledik maçı, ama olmadı...
Üzerimizde ağır bir baskı yaratan dünya 2.si apoletiyle geldik Litvanya'ya. Ancak kimse 'dünya 2.liğinin' takımda bir rehavete ya da bir tedirginliğe sebep olduğunu söyleyemez. Ancak maç içerinde yaşadığımız mental düşüşler kimi maçlarda oyundan kopmamıza sebep oldu. Fransa maçının 3.çeyreğinin son 1 dakikası, Almanya maçının son dakikaları ve Sırbistan maçının ilk devresi buna örnek. Peki bu düşüşler normal değil mi? Elbette ki normal. Sıkıntı bizim bu sekanslarda skoru toparlanamayacak seviyelere getirmemiz.
Mental düşüşler demişken, Polonya maçını unutmamak lazım. Eurobasket 2011'de toplam 9 karşılaşmaya çıktık, bir tek Polonya karşısında çaresiz kaldık, direnç gösteremedik. Sonuç ne oldu? Elenmenin eşiğine geldik. Ne uğruna? İspanya'yı yenip üst tura bir galibiyet taşımak için. Peki İspanya'ya konsantre olmak için Polonya'yı pas mı geçmek gerekiyordu? Hayır.
Bütun bunları geçip sahaya dönersek, problemler yine bitmiyor. Geçen yıl savunma kaynaklı sayılar belki de basketbolumuzdaki en büyük artıydı. Oyunun iki tarafında da sahaya hükmetmek, rakiplerimizi çaresiz bırakıyordu.
Savunmada da değişen bir şey yok. Hatta daha iyi... İspanya, Fransa ve Sırbistan'dan ortalama yediğimiz 64.3 müthiş bir rakam. Ancak hücumda gösterdiğimiz felaket performans sebebiyle, 64.3'ün hiçbir anlamı kalmıyor maalesef. Evet yüzdeler kötü. Ama yüzdenin böylesine kötü olmasını tetikleyen etken kesinlikle yanlış tercihler. Ömer Aşık ve Enes Kanter'in pota altında unutulması kabul edilebilir bir durum değil. Hele Almanya maçının sonunda, üçlüğü sallayalım, nasıl olsa Ömer ribaundları toplar düşüncesi, sinirlendirici düzeydeydi. Bizler bile televizyonlarımızın başında üçlüğe bel bağlanılmamasının gerektiğini görüyorken oyuncular ve teknik ekip bunu göremedi. Ya da gördü de çözüm üretemedi, onu bilemiyoruz.
Faul yüzdemizden, hiç bahsetmiyorum, aklıma geldikçe canımı sıkıyor.
Kişisel performans olarak ise yüzümüzü güldüren iki isim vardı: Enes Kanter ve Emir Preldzic. Emir hakkındaki spekülasyonların uzağında, ileride milli takıma çok katkı verebileceğini gösterdi. Enes ise 19 yaşında olmasına rağmen pota altını domine etti. Takıma ne zaman oyuna girse katkı verebileceğinden emin olduğum yegane isimdi. İleride Ömer ve Semih ile birlikte önemli bir pota altı gücü oluşturacakları şüphesiz.
2-3 yıl içerisinde gidilecek revizyondan sonrası için de tek dileğim mücadeleci bir takım görmek. Kadroda kimlerin olacağı umurumda değil. Sadece sahada terinin son damlasına kadar savaşan, oyun içerisindeki düşüşleri minimize eden bir takım olsun, o kadarı yeter.
Kubilay ARSLAN
8 Eylül 2011 Perşembe
Vilnius'tan Kısa Kısa...
Olmadı... Evet, 1/18 ile üçlük atan Kerem Tunçeri'nin topu kullanması doğru değildi. Evet, Emir Preldzic'in 5 saniye hatasını yapması büyük hataydı. Peki, maçı buraya getirmek doğru muydu?
Fransa öyle bir takımdı ki, 40 dakika boyunca oyun konsantrasyonundan kopmamak lazımdı. Çünkü, rakibi böyle bir iniş-çıkış yaşadığında affetmezdi Fransızlar. Nitekim öyle de oldu. Tıpkı Polonya maçındaki gibi 3.çeyrekte çöktük. 10-0'lık seri bizi geri dönüşü olmayan bir yola soktu... Üstelik bu durumun sebeplerinden biri hakem değildi.
Kırılma anının yaşandığı o sekansa gelene kadar yaptığımız top kayıpları çok can sıkıcıydı. Genelde top kaybı sayısını 2 ile çarptığınızda çıkan rakam kadar potanızda sayı görürsünüz Fransa karşısında. Ancak milli takımın top kaybından doğan sayı yemeyi minimize etmesi Fransa'nın istediği tempoyu yakalamasını engelledi. Böylece skor açısından oyunda kalmayı başardık. Tony Parker ve Nicolas Batum'u birebir savunmada sıkıntı yaşamasak öne bile geçebilirdik.
Mağlubiyetten sonra herkesin dilinde 'gard sıkıntısı' vardı. Ben milli takıma karşı asla körü körüne saldırgan bir tavır takınılmaması gerektiğini düşünürüm. Orhun Ene ve Enes Kanter konusunda da böyleydi düşüncem. Ancak PG konusunda maalesef iyi şeyler söylemek mümkün değil. Daha kadro açıklandığında sıkıntı olacağı belliydi. Zaten Ender'den istikrarlı bir performans beklemek yanlış. Elinden gelenin en iyisini yapıyor ancak maalesef kalburüstü bir takımın ilk beş gardı olabilecek bir oyuncu değil. Kimi maçlarda kenardan gelerek ekstra oynamasına söyleyecek lafım yok, ama takıma verip verebileceği katkı da o kadar.
Kerem Tunçeri'de ise Litvanya maçındaki çarpışmadan sonra adını koyamadığım bir şeyler var. Formsuzluk desen yalan, isteksizlik desen yalan, ne desen yalan. Ancak son üç maçtır kötü oynadığı aşikar. Takım onun eksikliğini fazlasıyla hissediyor. Preldzic ve Hido'nun uğraşları ise sadece kısa vadede katkı sağlıyor. Orhun Ene'nin bu konuda çaresiz olduğu ise Ender'i dün ilk beşte başlatmasından belli oluyor. Ve istemesem de aklım iki hafta öncesine gidiyor, Doğuş ve Barış Ermiş'in kadrodan çıkarıldığı günlere...
Yine hesaba kitaba kaldık, yolumuza rahat devam etme şansımız varken. Ancak enseyi erken karartmamak gerektiğini de tecrübe ettik birkaç gün öncesine kadar. Polonya maçı hariç, savunma konusunda üst seviyedeydik ve oyunun kontrolünü belli başlı bölümler hariç bütün maçlarda elimizde tuttuk. Almanya ve Sırbistan karşısında önümüzde olimpiyat için çok kritik bir 80 dakika var. 1 galibiyet bile duruma göre yetiyor gruptan çıkmaya. Ancak yine işleri -Büyük Britanya gibi- başka takımların eline bırakmamak gerek. Oyuncular bunun farkında ve 2 maçı da kazanıp çeyrek finale çıkacaklarına inanıyorlar. Hadi bakalım...
Kubilay ARSLAN
Fransa öyle bir takımdı ki, 40 dakika boyunca oyun konsantrasyonundan kopmamak lazımdı. Çünkü, rakibi böyle bir iniş-çıkış yaşadığında affetmezdi Fransızlar. Nitekim öyle de oldu. Tıpkı Polonya maçındaki gibi 3.çeyrekte çöktük. 10-0'lık seri bizi geri dönüşü olmayan bir yola soktu... Üstelik bu durumun sebeplerinden biri hakem değildi.
Kırılma anının yaşandığı o sekansa gelene kadar yaptığımız top kayıpları çok can sıkıcıydı. Genelde top kaybı sayısını 2 ile çarptığınızda çıkan rakam kadar potanızda sayı görürsünüz Fransa karşısında. Ancak milli takımın top kaybından doğan sayı yemeyi minimize etmesi Fransa'nın istediği tempoyu yakalamasını engelledi. Böylece skor açısından oyunda kalmayı başardık. Tony Parker ve Nicolas Batum'u birebir savunmada sıkıntı yaşamasak öne bile geçebilirdik.
Mağlubiyetten sonra herkesin dilinde 'gard sıkıntısı' vardı. Ben milli takıma karşı asla körü körüne saldırgan bir tavır takınılmaması gerektiğini düşünürüm. Orhun Ene ve Enes Kanter konusunda da böyleydi düşüncem. Ancak PG konusunda maalesef iyi şeyler söylemek mümkün değil. Daha kadro açıklandığında sıkıntı olacağı belliydi. Zaten Ender'den istikrarlı bir performans beklemek yanlış. Elinden gelenin en iyisini yapıyor ancak maalesef kalburüstü bir takımın ilk beş gardı olabilecek bir oyuncu değil. Kimi maçlarda kenardan gelerek ekstra oynamasına söyleyecek lafım yok, ama takıma verip verebileceği katkı da o kadar.
Kerem Tunçeri'de ise Litvanya maçındaki çarpışmadan sonra adını koyamadığım bir şeyler var. Formsuzluk desen yalan, isteksizlik desen yalan, ne desen yalan. Ancak son üç maçtır kötü oynadığı aşikar. Takım onun eksikliğini fazlasıyla hissediyor. Preldzic ve Hido'nun uğraşları ise sadece kısa vadede katkı sağlıyor. Orhun Ene'nin bu konuda çaresiz olduğu ise Ender'i dün ilk beşte başlatmasından belli oluyor. Ve istemesem de aklım iki hafta öncesine gidiyor, Doğuş ve Barış Ermiş'in kadrodan çıkarıldığı günlere...
Yine hesaba kitaba kaldık, yolumuza rahat devam etme şansımız varken. Ancak enseyi erken karartmamak gerektiğini de tecrübe ettik birkaç gün öncesine kadar. Polonya maçı hariç, savunma konusunda üst seviyedeydik ve oyunun kontrolünü belli başlı bölümler hariç bütün maçlarda elimizde tuttuk. Almanya ve Sırbistan karşısında önümüzde olimpiyat için çok kritik bir 80 dakika var. 1 galibiyet bile duruma göre yetiyor gruptan çıkmaya. Ancak yine işleri -Büyük Britanya gibi- başka takımların eline bırakmamak gerek. Oyuncular bunun farkında ve 2 maçı da kazanıp çeyrek finale çıkacaklarına inanıyorlar. Hadi bakalım...
Kubilay ARSLAN
5 Eylül 2011 Pazartesi
Ne Geçmişi, Ne De Geleceği... Şimdiyi Düşüneceksin
Litvanya maçından sonra geri kalan iki maçla ilgili genel olarak yazılan yazılar, yapılan yorumlar şöyleydi: 'İspanya şöyle, o maç çok önemli, bir üst tura galibiyet taşımamız gerek, Gasol kardeşler vs. vs. Polonya mı? O maçı rahat alırız.' Hatta ben de bir önceki yazımda Polonya'ya iki cümle ile değinip, İspanya'yı daha çok yer vermiştim.
Demek ki oyuncular da böyle düşünüyormuş. Kafaları Litvanya maçında mı kalmıştı, yoksa İspanya'yı mı düşünüyorlardı bilemem ancak Polonya maçında olmadıkları kesindi. Mental olarak yaşanan bu sıkıntı birçok şeyin zincirleme yaşanmasına ortam hazırladı. Oyun Polonya'nın 'uyutma' taktiğine uygun bir tempoda gitti, savunmada varlık gösterilemedi ve savunmayla bağlantılı olarak hücum üretkenliği sıfırdı.
Bu durumun en büyük kanıtı da faul atışlarından sonra yedğimiz fast-break'ler ve -özellikle 2.çeyrek sonundaki- çeyrek sonu performanslarımızdı.
Maalesef maç içinde yaşadığımız inişli çıkışlı oyunu bu kez maçtan maça yaşadık ve faturası çok ağır oldu.
Peki dünkü karşılaşmada sevinebileceğimiz hiçbir detay yok muydu? Elbette ki vardı. Özellikle İzmir'deki kötü performansından sonra günbegün üzerine bir şey koyarak oynayan Enes maç içindeki 'uyuyan' takımdan aykırı gösterdiği mücadele sevindirici oldu bizim açımızdan. Pota altında Ömer Aşık ile birlikte kendisini çok az görüyoruz ancak ikilinin aynı anda sahada olması düşüncesi bile korkutucu.
Ve tabi ki faul yüzdesi. İlginç bir şekilde kaybettiğimiz maçlarda faul çizgisinden daha başarılı oluyoruz. Portekiz-Britanya maçlarında yüzde 60'larda gezinen oran son iki maçta 80'lere çıktı. Keşke bu yüzdeler sonuçlara da etki etse, daha da keyiflensek...
Bugün Britanya-Polonya maçı var, Polonya kazandı mı eve, Britanya kazandı mı Vilnius'a gidiyoruz. Eğer bu maçta işler bizim açımızdan iyi giderse, İspanya maçı önem kazanıyor bir üst tura galibiyet taşıma açısından. Gasol-Fernandez oynamayacak söylentisi Polonya'nın kazanıp, bizim elenmemiz durumunda geçerli olacaktır.
Umarım oyuncular dünden ders almışlardır da Büyük Britanya-Polonya maçının sonucunu değil, kendi maçlarını düşünüyorlardır.
Kubilay ARSLAN
3 Eylül 2011 Cumartesi
Daha İşimiz Bitmedi
Belki de o da kadroda olsa özellikle savunmada direncimizin çok daha yüksek olacağı Kerem Gönlüm diyor ya Ntvspor jeneriğinde: 'Daha işimiz bitmedi. Daha, daha, işimiz bitmedi.' İşte milli takımın bu mağlubiyetten sonra böyle düşünmesi gerek.
Sporun gerçeği, sonuç odaklı düşünce, galibiyetten sonra' aslansın,kaplansın.' olurken mağlubiyetten sonra yerini çemkirmelere bırakabiliyor. Daha neleri iyi yaptık, nerede iyiyiz, nerede kötüyüz demeden ' Eskisi gibi değiliz.' 'Çabuk dağılıyoruz' denmeye başlanıyor. Hatta iyi gidişat sırasında dediklerini unutup bu maç sonrası 'Ben demiştim.' diyenler çıkarsa da şaşırmamak gerek.
Tabi bu dediklerim önemsiz şeyler, oyuncuların kafalarında, bu eleştiri seslerinin 'volume'unu kısıp oyunlarına konsantre olmaları önemli.
Maç öncesi sonuca etki edecek 10 etkeni belirlemiştim kendimce. Burada tek tek hepsini sıralamayacağım ama en önemli gördüklerim; tempoyu kontrol altında tutmak, FT yüzdesini belirli bir seviye çıkarmak ve Ersan'ın performansıydı. Maç sonrasında bakıldığında evlerinde Litvanya'ya, atıp atıp coşmaya programlanmış bir takıma karşı, momentumu ne olursa olsun kaybetmedik. FT yüzdesi 76.5 gibi gayet iyi bir seviyedeydi. Ersan ise 20 sayıyla çok başarılı bir maç çıkardı. Uzun lafın kısası kötü değildik dünkü maçta.
Ancak altı çizilmesi gereken bazı noktalar yok değil. Bunlardan birincisi verdiğimiz ofansif ribaundlar. Box score'da 10-10 eşitlik var diyebilirsiniz ama maçın rakip takımın sahasında olması ve zaten hücum odaklı takımın daha fazla hücum yapma şansı yakalamasını es geçmeyelim. İkincisi halen sıkıntı yaşadığımız pick&roll savunması. Litvanya'ya karşı bu alanda gösterdiğimiz negatif performanstan sonra pick&roll'un babasını oynayan İspanya'ya karşı ne yapacağız bilmiyorum.
Bu oyunu iyi kullandıkları için onları baskılı kısa savunması ile yıpratmaya çalışmamız gerekiyordu, öyle de yaptık ama isim yanlıştı. Cenk Akyol hücumda bile istikrarsız bir oyuncuyken, ona Jasikevicius'u savunma görevi vermek çok yanlıştı. Saras'ın kötü performansı ise kesinlikle Cenk'in savunmasından değil kendisinden kaynaklanıyordu. Ama Kaukenas onu aratmadı.
Ve gelelim maç sonlarını oynayamama olayına... İşler aslında o kadar büyütüldüğü gibi değil. Kerem Tunçeri'nin yokluğunda, düzenlerde sıkıntı yaşandığını artık herkes biliyor. Son 5 dakikada onun oyunda olmaması ve Emir'in takıma bir yere kadar taşıyabilmesi yenilgideki en büyük etken. Burada suçlanabilecek tek isim var o da Hidayet. Takıma soğukkanlılıkla liderlik etmesi gerekiyordu, yapamadı.
Ama yukarıda bahsettiğim birkaç sıkıntıdan başka problem yok milli takımda. İstek, arzu hala üst seviyede. Oyuna giren herkes elinden geleni yapıyor. Emir-Enes ikilisinin ekstra performansları sevindirici. Diğer oyuncular da aşina olduğumuz oyunlarını sergiliyorlar.
Yarın rakip Polonya. Marcin Gortat yok ancak hafife alındıklarında can yakabileceklerini İspanya maçı ile kanıtladılar. Tıpkı Britanya maçındaki gibi erken gelebilecek darbe, hem moralimizi yükseltir, ondan da önemlisi kaza yaşamadan 2.tura kapağı atmamızı sağlar.
Son gün İspanya... En kritik nokta pota altı. Bugün yüzdemizin kötü olmasına rağmen (3/18) dış şutta ısrar etmememizin sonucunu gördük. Aynı durum İspanya karşısında tekrarlanırsa daha acımasız olurlar, benden söylemesi. Gasol kardeşler + Ibaka'nın yanına kenardan sertlik getiren Felipe Reyes de eklenince ölümcül bir boyalı alan tehtidine karşı hem hücumda hem savunmada ayakta kalmamız gerekiyor. Ve dün yaptığımız gibi maçtan bir saniye bile kopmamamız gerekiyor, çünkü karşımızda en küçük açıktan 10-0'lık seri yakalayabilecek bir takım olacak.
Kubilay ARSLAN
30 Ağustos 2011 Salı
Eurobasket Günlüğü #11 (Eurobasket A Grubu)
Büyük heyecan yarın başlıyor. İşte, milli takımımızın yarın başlayacak bu maratonda vereceği ilk ara olan 2 Eylül gününe kadar maç yapacağı takımların analizleri;
Portekiz- 31.8 - 17.45: FIBA'nın turnuvayı 24 takıma çıkartma kararı olmasa Portekiz'in uzun yıllar boyunca Eurobasket'e katılma ihtimali yok denecek kadar azdı. Elemenin elemesinden bile son anda 2. olarak çıkan bir takımdan bahsediyoruz sonuçta. Açıkçası Portekiz Milli Takımı'nın hiçbir maçını izlemedim. Futbol takımından bahsetmiyorum, ki onları da çok sevmem, o ayrı konu. Sadece okuduklarımdan ve dinlediklerimden anladığım kadarıyla oynadıkları basketbol dış şut üzerine kurulu. Kaliteli ve takımda öne çıkan bir oyuncuları olmadığı için, yüzdelerinin iyi olmasını umut edip sürpriz galibiyet arayacaklar. Bosna Hersek'ten bir adım alt seviyede takım olduklarını söyleyebiliriz. Gerisini artık siz düşünün... İnşallah milliler yarın kaza yaşamadan, bol bol rotasyon yaparak rahat bir galibiyet alır.
Büyük Britanya- 1.9- 17.45: Turnuvanın 2.günü olan 1 Eylül'de oynayacağımız bu maç bana göre en kritik maç. Grubun 'ölüm maçı' olarak düşünülen Litvanya-Türkiye karşılaşmasında da nasıl oynayacağımız kesinlikle bu mücadeleye bağlı. Ev sahipliği yapacakları 2012 Olimpiyat öncesinde Eurobasket'i önemli bir basamak olarak görüyor İngilizler. Kuşkusuz en önemli isimleri de Luol Deng. Aslen Sudanlı olan NBA oyuncusu Britanya'nın ne yapacağı konusunda belirleyici unsur olacak. Kadronun geri kalanına baktığınızda James Jones ismi göze çarpıyor, ama o James Jones, Miami'de arada bir sahneye çıkıp, üçlükleriyle can yakan James Jones değil, yanıltmasın.
Portekiz için dış atış üzerinden oynayan, Bosna Hersek'in bir adım altı dedik, Britanya ise atletizmine güveniyor, Fransa'nın bir adım altı. Ben Gordon da gelseydi, her şey daha farklı olabilirdi ama şu anda 'ters gelebilme potansiyeline sahip' takımdan ötesi değiller.
Litvanya- 2.9 - 21.00: Litvanya'daki basketbol sevgisinini bizdeki futbol 'sevgisi' ile karşılaştırmak bile yeterli olmaz. Daha fazlası... Deplasmandaki turnuvalara yüzlerce kişilik kafilelere giden bir ülkeden bahsediyoruz. Basketbolu o kadar çok seviyorlar ve başarı gelmesini istiyorlar ki milli takımımızın aleyhine ayak oyunları yapmaktan da geri kalmıyorlar!
Şaka bir yana İstanbul'un yarısı kadar nüfusa sahip Litvanya çok güçlü bir basketbol milli takım kadrosu çıkarıyor. Ama onları başarıya götüren sebep kadroları değil, basketbol kültürü. Geçen yılki turnuvada tıpkı bizim gibi sadece ABD'ye karşı kaybederek tek mağlubiyetle kapadılar turnuvayı. Bizim onlardan bir sıra üstte olmamızın sebebi ise ABD ile karşılaşma zamanımızdı.
Litvanya'nın bizimle benzer yanları bu örnekle sınırlı değil. Kadro dağılımında tıpkı Türkiye'deki gibi dar kısa rotasyonu ve bunun 180 derece tersi, geniş uzun rotasyonu göze çarpıyor. Kafamızdaki en büyük soru işareti ise Jasikevicius'un takımı eskisi gibi yönetip yönetemeyeceği. Saras, Fenerbahçe forması altında pek de iyi sinyaller vermemişti bu konuda.
12 Dev Adam'ın bu maçta dikkat etmesi gereken tek şey: tempo. Oyun hızlandığında asıl performanslarını gösteriyorlar, bu durum basketbolu yaşayan seyircileriyle birleştiğinde ise ölümcül bir kombinasyon ortaya çıkıyor. Elbette ki 40 dk boyunca oyuna hükmedemeyiz ancak maç içerisinde sıkça yaptığımız iniş-çıkışları olabildiğince engellememiz gerekiyor.
Kubilay ARSLAN
Portekiz- 31.8 - 17.45: FIBA'nın turnuvayı 24 takıma çıkartma kararı olmasa Portekiz'in uzun yıllar boyunca Eurobasket'e katılma ihtimali yok denecek kadar azdı. Elemenin elemesinden bile son anda 2. olarak çıkan bir takımdan bahsediyoruz sonuçta. Açıkçası Portekiz Milli Takımı'nın hiçbir maçını izlemedim. Futbol takımından bahsetmiyorum, ki onları da çok sevmem, o ayrı konu. Sadece okuduklarımdan ve dinlediklerimden anladığım kadarıyla oynadıkları basketbol dış şut üzerine kurulu. Kaliteli ve takımda öne çıkan bir oyuncuları olmadığı için, yüzdelerinin iyi olmasını umut edip sürpriz galibiyet arayacaklar. Bosna Hersek'ten bir adım alt seviyede takım olduklarını söyleyebiliriz. Gerisini artık siz düşünün... İnşallah milliler yarın kaza yaşamadan, bol bol rotasyon yaparak rahat bir galibiyet alır.
Büyük Britanya- 1.9- 17.45: Turnuvanın 2.günü olan 1 Eylül'de oynayacağımız bu maç bana göre en kritik maç. Grubun 'ölüm maçı' olarak düşünülen Litvanya-Türkiye karşılaşmasında da nasıl oynayacağımız kesinlikle bu mücadeleye bağlı. Ev sahipliği yapacakları 2012 Olimpiyat öncesinde Eurobasket'i önemli bir basamak olarak görüyor İngilizler. Kuşkusuz en önemli isimleri de Luol Deng. Aslen Sudanlı olan NBA oyuncusu Britanya'nın ne yapacağı konusunda belirleyici unsur olacak. Kadronun geri kalanına baktığınızda James Jones ismi göze çarpıyor, ama o James Jones, Miami'de arada bir sahneye çıkıp, üçlükleriyle can yakan James Jones değil, yanıltmasın.
Portekiz için dış atış üzerinden oynayan, Bosna Hersek'in bir adım altı dedik, Britanya ise atletizmine güveniyor, Fransa'nın bir adım altı. Ben Gordon da gelseydi, her şey daha farklı olabilirdi ama şu anda 'ters gelebilme potansiyeline sahip' takımdan ötesi değiller.
Litvanya- 2.9 - 21.00: Litvanya'daki basketbol sevgisinini bizdeki futbol 'sevgisi' ile karşılaştırmak bile yeterli olmaz. Daha fazlası... Deplasmandaki turnuvalara yüzlerce kişilik kafilelere giden bir ülkeden bahsediyoruz. Basketbolu o kadar çok seviyorlar ve başarı gelmesini istiyorlar ki milli takımımızın aleyhine ayak oyunları yapmaktan da geri kalmıyorlar!
Şaka bir yana İstanbul'un yarısı kadar nüfusa sahip Litvanya çok güçlü bir basketbol milli takım kadrosu çıkarıyor. Ama onları başarıya götüren sebep kadroları değil, basketbol kültürü. Geçen yılki turnuvada tıpkı bizim gibi sadece ABD'ye karşı kaybederek tek mağlubiyetle kapadılar turnuvayı. Bizim onlardan bir sıra üstte olmamızın sebebi ise ABD ile karşılaşma zamanımızdı.
Litvanya'nın bizimle benzer yanları bu örnekle sınırlı değil. Kadro dağılımında tıpkı Türkiye'deki gibi dar kısa rotasyonu ve bunun 180 derece tersi, geniş uzun rotasyonu göze çarpıyor. Kafamızdaki en büyük soru işareti ise Jasikevicius'un takımı eskisi gibi yönetip yönetemeyeceği. Saras, Fenerbahçe forması altında pek de iyi sinyaller vermemişti bu konuda.
12 Dev Adam'ın bu maçta dikkat etmesi gereken tek şey: tempo. Oyun hızlandığında asıl performanslarını gösteriyorlar, bu durum basketbolu yaşayan seyircileriyle birleştiğinde ise ölümcül bir kombinasyon ortaya çıkıyor. Elbette ki 40 dk boyunca oyuna hükmedemeyiz ancak maç içerisinde sıkça yaptığımız iniş-çıkışları olabildiğince engellememiz gerekiyor.
Kubilay ARSLAN
27 Ağustos 2011 Cumartesi
Eurobasket Günlüğü #10 (Üzerimizdeki Pası Attık)
Bugünkü seyirciye kapalı oynanan ve 74-72 üstünlüğümüzle biten Karadağ karşılaşması ile Eurobasket öncesi son maçımızı oynamış olduk. Peki Portekiz'le yapacağımız maça 4 günden daha az bir süre kala takımın hücumdaki durumu nasıl ?
İlk önce şunu belirtmek lazım ki; Spor Toto World Cup'tan sonraki süreçte üzerimizdeki pası attık. İzmir'deki turnuvada sayı ortalamamız -Ukrayna maçındaki uzatmayı hesaba katmazsak- 62.6 idi. Bu düşük ortalamayı geçtim, asıl can sıkıcı olan konu hücumdaki dağınık görünüm ve yanlış seçimlerdi. Almanya'daki turnuvada şut yüzdesini yine normal seviyelere çekemedik ama daha derli toplu hücum, herkesin topu doğru kullanması sevindiriciydi.
Ofansif olarak en önemli oyuncumuz Ersan, Hidayet ya da Ömer Aşık değil, kesinlikle ama kesinlikle Kerem Tunçeri. O oyunda olduğunda takımın daha düzenli oynadığını gördük. Hani Jason Kidd, Dallas için neyse Kerem Tunçeri de Türkiye için odur desem fazla ileriye gitmemiş olurum herhalde!
Ama madalyonun bir de öbür yüzü var. Kerem Tunçeri 40 dk sahada kalamıyor ve o oyundan çıktığında zorlama şutlar, gereksiz zorlamalar başlıyor. Ve maalesef ne Emir Preldzic ne de Hidayet Türkoğlu Kerem'in yaptığı işi yapamıyor.
Burada durumu düzeltmek tamamen Orhun Ene'nin elinde. Kerem'in saha içi liderliğinden yoksun bir beşte temponun düşmesine izin vermemesi gerekiyor çünkü tempo düştü mü Türkiye dağılıyor.
Pota altında ise Semih'in yokluğunda Enes'e çok iş düşecek. Özellikle Adidas Cup'taki performansıyla umut verdi Enes. Top eline geldiğinde tecürbesizliğini çok net bir şekilde gösteren bir pota altı oyuncusundan yavaş yavaş vücudunu kullanmayı başaran, içeriyi domine etmeye hazır bir oyuncuya dönüşmesi çok önemli.
Ömer Aşık ise milli takımda, NBA'deki savunmacı kimliğinden kurtuluyor. Hücum düzenlerinde önemli bir oyuncu olan Ömer'in hücum ribaundlarındaki etkinlliğiyle ,boyalı alandaki sayı gücüne denilecek söz yok. Ancak oyunununda iki eksik göze çarpıyor. Faul çizgisindeki istikrarsız yüzdesi ve içeri yüklenirken topu aşağıya indirip, boy avantajını kullanamaması. Bu iki sorunu da halletti mi, Ömer'in, durdurulamaz bir silah olacağına şüphe yok.
Takımın geri kalanına teker teker değinmeye gerek yok. Özellikle son maçta tavan yapan 3 sayı yüzdesi, İspanya ve Litvanya gibi ekstra sayı arayacağımız maçlarda bize çok yardımcı olacak. Ama yine de sistemin uzunlar üzerinden işlemesi gerektiğini, pota altını kullanmadan maç kazanamayacağımızı hatırlatmakta fayda var.
Kubilay ARSLAN
İlk önce şunu belirtmek lazım ki; Spor Toto World Cup'tan sonraki süreçte üzerimizdeki pası attık. İzmir'deki turnuvada sayı ortalamamız -Ukrayna maçındaki uzatmayı hesaba katmazsak- 62.6 idi. Bu düşük ortalamayı geçtim, asıl can sıkıcı olan konu hücumdaki dağınık görünüm ve yanlış seçimlerdi. Almanya'daki turnuvada şut yüzdesini yine normal seviyelere çekemedik ama daha derli toplu hücum, herkesin topu doğru kullanması sevindiriciydi.
Ofansif olarak en önemli oyuncumuz Ersan, Hidayet ya da Ömer Aşık değil, kesinlikle ama kesinlikle Kerem Tunçeri. O oyunda olduğunda takımın daha düzenli oynadığını gördük. Hani Jason Kidd, Dallas için neyse Kerem Tunçeri de Türkiye için odur desem fazla ileriye gitmemiş olurum herhalde!
Ama madalyonun bir de öbür yüzü var. Kerem Tunçeri 40 dk sahada kalamıyor ve o oyundan çıktığında zorlama şutlar, gereksiz zorlamalar başlıyor. Ve maalesef ne Emir Preldzic ne de Hidayet Türkoğlu Kerem'in yaptığı işi yapamıyor.
Burada durumu düzeltmek tamamen Orhun Ene'nin elinde. Kerem'in saha içi liderliğinden yoksun bir beşte temponun düşmesine izin vermemesi gerekiyor çünkü tempo düştü mü Türkiye dağılıyor.
Pota altında ise Semih'in yokluğunda Enes'e çok iş düşecek. Özellikle Adidas Cup'taki performansıyla umut verdi Enes. Top eline geldiğinde tecürbesizliğini çok net bir şekilde gösteren bir pota altı oyuncusundan yavaş yavaş vücudunu kullanmayı başaran, içeriyi domine etmeye hazır bir oyuncuya dönüşmesi çok önemli.
Ömer Aşık ise milli takımda, NBA'deki savunmacı kimliğinden kurtuluyor. Hücum düzenlerinde önemli bir oyuncu olan Ömer'in hücum ribaundlarındaki etkinlliğiyle ,boyalı alandaki sayı gücüne denilecek söz yok. Ancak oyunununda iki eksik göze çarpıyor. Faul çizgisindeki istikrarsız yüzdesi ve içeri yüklenirken topu aşağıya indirip, boy avantajını kullanamaması. Bu iki sorunu da halletti mi, Ömer'in, durdurulamaz bir silah olacağına şüphe yok.
Takımın geri kalanına teker teker değinmeye gerek yok. Özellikle son maçta tavan yapan 3 sayı yüzdesi, İspanya ve Litvanya gibi ekstra sayı arayacağımız maçlarda bize çok yardımcı olacak. Ama yine de sistemin uzunlar üzerinden işlemesi gerektiğini, pota altını kullanmadan maç kazanamayacağımızı hatırlatmakta fayda var.
Kubilay ARSLAN
24 Ağustos 2011 Çarşamba
Eurobasket Günlüğü #9 (Turnuva Başlamamışken, Neyin Umutsuzluğu Bu?)
Bugün Milli Takım’ın Litvanya öncesi son hazırlık turnuvası olan Adidas İstanbul Cup başlıyor. 8 maçlık hazırlık programının son iki maçı için Yeni Zelanda ve Karadağ/Ukrayna ikilisinden biriyle oynayacak milliler.
Şu ana kadar oynadığımız 6 maçta görüntü pek iyi değil. Yunanistan ve Sırbistan’a kabul edilemez farklarla kaybetmek, Almanya’ya (hem Nowitzki’li hem Nowtizki’siz) 2 defa boyun eğmek, Ukrayna ve Belçika gibi takımlara karşı ise uç ucuna galibiyetler almak, şüphesiz çoğu kişiyi endişeye düşürdü. Sonuçları bir kenara bıraktığımızda ise oynanan basketbol, endişe kat sayısının artmasına sebep oluyor. Bu endişeye sahip kişilerden biri de bendim. Ama endişeler yerini yavaş yavaş umutsuzluğa ve takıma saldıraya bıraktı. Ancak…
Milli Takım diğer ülkelerle karşılaştırıldığında farklı bir hazırlık programı takip ediyor. Eurobasket’te rakibimiz olacak çoğu ülke turnuvaya bol bol hazırlık maçları yaparak hazırlanırken millilerde durum çok farklı. Artık çok daha zorlu olan Eurobasket sisteminde belli bir yerde takılıp kalmamak için kondisyon depolamaya önem veriliyor, ağır idmanlar yapıyor.
Hani koçlar oyunculara yorucu antremanlar yaptırırken, ‘Şimdi yoruluyorsunuz ama bu çalışmalar maçlarda işinize yarayacak.’ derler ya... Kulağa çok klişe bir söz gibi gelebilir ama ne kadar doğru. İşte milli takımın durumu da buna benzer. Oyuncular Bormio’daki kampın yorgunluğunu hissediyor, sanki halleri yokmuş gibi oynuyorlar. ‘Bormio’nun üzerinden kaç gün geçti, ne diyorsun sen?’ demeyin. Abdi İpekçi’de de bu idman temposu devam etti, daha yeni yeni düşüyor…
Dikkatinizi çektiyse Almanya’da her gün oyunumuz daha iyiye gitti. Gelinebilecek en dip seviyeye Yunanistan maçında indik, Belçika maçında bir adım daha üst seviyedeydik. Almanya maçında ise 2. yarıda alan savunmasına takılmasak, galip gelecektik.
Günden güne savunmamız daha iyiye gitti. Hücumda yüzde açısından hep aynı seviyedeydik ama hücum seçimlerini son maçlarda daha iyi yaptık. Top çemberden geçmese de sırf yapılan hücum yüzünden ‘Bravo!’ dediğim anlar vardı son iki maçta.
Aslında bir konu hakkında çok toz pembe yazılmış yazılar okumayı sevmem. Durum çok kötü iken gerçekçi gelmez. Şimdi ben de böyle yazdım, ama Milli Takım’da hiçbir şey dışarıdan gösterildiği gibi kötü değil. Umudumuzu koruyacak sebeplere sahibiz. Oyuncu kalitesi, takım içerisindeki arkadaşlık çok üst seviyede. Bir de form seviyesini yakaladık mı, tamamdır.
Kubilay ARSLAN
21 Ağustos 2011 Pazar
Eurobasket Günlüğü #8 (Rakipler Ne Yaptı?)
Milli Takım hazırlık maçlarına devam ederken Eurobasket A Grubu'nda rakibimiz olan 4 takım da boş durmuyor. İşte rakiplerimizin 21 Ağustos tarihine kadar oynadığı hazırlık maçları: (Kaynak: ACB)
İspanya:
Tarih: vs. : Skor: Takımın En Skoreri:
9 Ağustos Fransa 77-53 Pau Gasol (19)
13 Ağustos Litvanya 90-78 Pau Gasol (17)
15 Ağustos Bulgarsitan 96-59 Juan Carlos Navarro (19)
18 Ağustos Litvanya 76-88 Pau Gasol (18)
20 Ağustos Slovenya 73-61 Pau Gasol (15)
Litvanya:
Tarih: vs. : Skor: Takımın En Skoreri:
4 Ağustos Slovenya 70-72 Darius Lavrinovic (14)
8 Ağustos Çin 94-73 Jonas Valanciunas (26)
10 Ağustos Rusya 76-91 Paulius Jankunas (15)
13 Ağustos İspanya 78-90 Ksistof Lavrinovic (12)
18 Ağustos İspanya 88-76 Rimantas Kaukenas (16)
19 Ağustos Rusya 80-88 Paulius Jankunas (14)
20 Ağustos Letonya 95-75 Marijonas Petravicius (26)
Büyük Britanya:
Tarih: vs. : Skor: Takımın En Skoreri:
7 Ağustos Hollanda 97-70 Ryan Richards (16)
9 Ağustos Nijerya 95-80 Devon Van Oostrum ( 18)
16 Ağustos Fransa 60-82 Joel Freeland (16)
17 Ağustos Hırvatistan 70-75 Joel Freeland (22)
18 Ağustos Sırbistan 95-97 Eric Boateng (15)
20 Ağustos Çin 64-56 Joel Freeland (18)
Polonya:
Tarih: vs: Skor: Takımın En Skoreri:
23 Temmuz Slovenya 54-69 Piotr Pamula (13)
25 Temmuz Makedonya 57-66 Piotr Szczotka (9)
5 Ağustos İsrail 58-65 Lukasz Koszarek (15)
6 Ağustos Bulgaristan 64-55 Adam Hrycaniuk (20)
7 Ağustos İtalya 72-88 Adam Hrycaniuk (16)
12 Ağustos Yunanistan 50-71 Dardan Berisha (13)
13 Ağustos İtalya 61-67 Szymon Szewczyk (17)
14 Ağustos Bosna Hersek 87-68 Szymon Szewczyk (20)
NOT 1: Büyük Britanya'da Luol Deng hazırlık maçlarında oynamadı. Ancak turnuvada oynayacak. Ben Gordon ise sigortası karşılanamadığı için Eurobasket 2011'de yok.
NOT 2: Polonya'da da Marcin Gortat aynı sebepten dolayı kadroda olmayacak.
Milli takımımızın A Grubu'ndaki son rakibini belirleyecek olan Eleme Grubu'nda da maçlar devam ediyor. Finlandiya ve Portekiz'in Eurobasket'e gitmeyi garantilediği grupta hangi ülkenin 12 Dev Adam'ın rakibi olacağı son iki maçta belli olacak. Şu ana kadar oynanan 4 maçta alınan sonuçlar ve puan durumu ise şöyle:
Portekiz-Macaristan: 71-66
Finlandiya-Portekiz: 68-56
Finlandiya-Macaristan: 75-73
Portekiz-Macaristan: 66-57
S | TAKIM | G | M | P |
1. | Portekiz | 2 | 1 | 5 |
2. | Finlandiya | 2 | 0 | 4 |
3. | Macaristan | 0 | 3 | 3 |
Kubilay ARSLAN
18 Ağustos 2011 Perşembe
Eurobasket Günlüğü #7 (Milli Takım ve Soru İşaretleri)
Milli takımımızın World Cup'daki performansından sonra her kafadan ayrı bir ses çıkmaya başladı. Kimi 'bu sonuçlar ölçü değil, paniğe gerek yok' dedi, kimi -sanki böyle bir şeyin olmasını bekliyormuş gibi- saldırıya geçti. Sanırım ben ilk görüşü savunanlardanım. Ama göze çarpan bazı eksikler, sorunlar olmadı değil.
Bunlardan en önemlisi belli bir tabanımızın olmayışı. Artık milli takım çapında böylesine üst seviyeye çıkan bir takımın ne olursa olsun, Sırbistan maçındaki gibi sadece 58 sayıda kalıp, 25 sayı fark yeme hakkı yok. Bakın İspanya'ya, Yunanistan'a, sakatlık ve form durumları ne olursa olsun, yakaladıkları çizgiyi bozmazlar. Mesele bunun hazırlık maçlarında veya başka bir organizasyonda olması değil. Mesele takımın bu kazanma alışkanlığını kazanması.
Bu durum da bizi bağlantılı olarak 2. probleme götürüyor. Artık 12 Dev Adam'ı biraz takip eden biri bile tempo yakalayarak, kıvılcımdan sonra ateş çıkartarak oynadığını biliyor. Bu açıdan en zıt örneği yine Sırbistan ile vermek doğru olur. Ivkovic'in takımı düzeni ve sistemi mükemmelleştirmeye yönelik oynuyor, Türkiye bunun 180 derece tersi.
Tabi bu tempo yakalamaya yönelik oyunun pozitif getirileri yok değil. Çok uzaklara gitmeyin, 2010 Şampiyonası'nı hatırlayın. Ankara ve İstanbul'da seyirci desteğiyle neler neler yapmıştı milli takım. Yunanistan'a karşı oyunun net hakimi olmuş, Fransa ve Slovenya'ya fark atmıştı. Kıvılcımdan sonra çıkan ateş söndürülemez hale gelmişti. Yarı finalde yukarıda övdüğüm Sırbistan'ı bile alaşağı etmişti milliler. Ancak böylesine güçlü bir oyuncu havuzuna sahipsek, bu oyun düzenine bağlı kalmamıza gerek yok. Çünkü uzun vadede sonuç getirecek bir çözüm değil bu.
Tabi Sertaç Şanlı'nın da kadro dışı kalmasıyla en büyük soru işaretlerinden biri geliyor aklımıza. Kimler gidecek? Bana göre şu anda kadrodan çıkarılmayacak, çıkarılması teklif bile edilemeyecek oyuncular: Kerem Tunçeri, Ender Arslan, Ömer Onan, Sinan Güler, Hidayet Türkoğlu, Emir Preldzic, Ersan İlyasova, Oğuz Savaş ve -sakatlıktan kurtulduğunu varsayarak- Ömer Aşık. Geriye kalıyor 3 boş kontenjan. İzmir'deki performansından sonra Cenk Akyol da büyük ihtimalle garantiledi kadroya girmeyi.
Uzunlar için kritik isim: Semih Erden. Onun sakatlığı şu anda büyük muamma. Eğer Semih kadroya katılırsa Enes-Furkan ikilisinden biri kesin gidecek. Semih kadroya katılmazsa ikisinin de takıma katılma ihtimali doğuyor ancak bu durumda da Doğuş veya Barış ile kısalara bir ekleme yapılması düşünebilir. Enes mi? Furkan mı? seçiminde ben form düzeyine göre Furkan'ı seçerdim ancak önümüzde daha uzun bir zaman var, ilerideki iki turnuvadaki performansları Orhun Ene'nin seçiminde en büyük etken olacak.
Kubilay ARSLAN
14 Ağustos 2011 Pazar
Eurobasket Günlüğü #6
12 Dev Adam'ın katıldığı ilk hazırlık turnuvası olan Spor Toto World Cup 10 tamamlandı. İzmir Halkapınar Spor Salonu'nda yapılan turnuvada Almanya şampiyon olurken, Sırbistan 2., Türkiye 3. , Ukrayna 4. oldu. 3 gün süren bu turnuvayı milli takımımız haricindeki takımlar üzerinden giderek değerlendirelim.
Turnuvayı sonuncu olarak bitiren Ukrayna'da Mike Fratello etkisi kendini hissettiriyor. Oyuncu kalitesi açısından yeterli seviyelerde olmasalar da savunmada mücadele eden, hücumda ne yaptığını bilen bir takım vardı sahada. Steven Burtt ve Oleksiy Pecherov sivrilen isimler olsa da eğer Ukrayna bir şey yapacaksa takım olarak yapabilir. Grupları o kadar güçsüz ki ( D Grubu) Rusya ve Slovenya'nın ardından 3.lük için bir şansları olabilir. Sonuçta rakipleri Gürcistan, Belçika ve Bulgaristan.
Almanya ise ne yalan söyleyeyim, biraz gözümü korkuttu. Kökenlerinin getirdiği disiplinle her branşta belli bir seviyenin üzerine çıkmayı başaran Almanlar basketbolda ise Nowitzki ve Kaman haricinde büyük bir yeteneğe sahip değil (Tibor Pliess'i daha saymıyorum) ancak turnuvada herkesin ne yaptığını bildiği bir düzende gayet iyi oynadılar. Açıkçası şu Almanya'yı izleyen ben kendi kendime 'Bu takım 2010'da neredeydi?' diye sormadan edemedim. Dünya Şampiyonası'nda A Grubu'nu Angola'nın altında 5.bitirerek son 16'ya kalamamışlardı.
Şu anda Almanya için en kritik soru elbette ki: 'Nowitzki ve Kaman gelince ne olacak?'. Düzeni bozmadan takıma skor güçleriyle seviye mi atlatacaklar yoksa takım tamamen Nowitzki ve Kaman'a bağlı kalıp onlara başarıyı getiren oyununu kayıp mı edecek? Açıkçası 1. seçenek bana daha yakın gibi duruyor. Nowitzki'nin zaten sorun çıkarmayacağını biliyoruz. Kaman da ona ayak uydurursa Türkiye için çeyrek final yolu daha da zorlaşır.
NOT: Almanya oyuncusu Konrad Wysocki Efes'in yeni transferi Sasha Vujacic'e inanılmaz derecede benziyor. Saçları, yüzü tıpatıp aynı. Hatta numaraları bile: 20.
Son olarak Sırbistan... Ivkovic büyük deha, onu baştan söyleyelim, oyuncular birbirlerini ne kadar tanısa da, herkes görevinin ne olduğunu bilse de bütun bunları harmanlayıp bu genç takımdan şampiyonluk adayı çıkartan isim Dusan Ivkovic. Bu yıl görevi bırakma seviyesine gelen Ivkovic'i Sırbistan Federasyonu'nun mutlaka elinde tutması gerekir.
NOT 2: Bu takımda Ivkovic sistemi için önemli bir oyuncu olan Velickovic'in olmadığını da hatırlatmakta fayda var.
Teodosic'i anlatmak için kelimeler bulmakta zorluk çekiyor insan. Basketbol izlerken insana en büyük keyif oyunculardan şüphesiz. Takımın beyini. Son zamanlarda ortaya çıkan combo guardlardan değil. Gerçek bir PG. Ve özellikle mili takımda altyapılardan beri tanıdığı oyuncularla çok daha etkili oluyor. Benim açıkçası çok beğenmediğim Krstic'i öyle bir oynatıyor ki, oyuncu NBA'de ulaşması imkansız skorlar üretiyor. Ve sırf bu ikiliden dolayı gelecek yıl CSKA çok tehlikleli bir takım olabilir.
Geçen yılki şampiyonaya kadar adını bile duymadığım Dusko Savanovic takımın en büyük skor silahı. World Cup'ta 11.3 sayı ortalaması ile bu konuda takımın lideri oldu. Birebir hücumda etkili, şutu da var. Efes'e transferini duyduğumda biraz burun kıvırmıştım ancak çok çok iyi bir transfer olma yolunda.
Back courtlarında Teodosic'i saymasak da belli bir seviyenin üstünde bir rotasyon var. Tripkovic oyuna girdiğinde önemli şut tehtidi. Markovic, Teodosic oyunda olmadığında savunması ile ön plana çıkıyor. Rasic- Tepic ikilisi her alanda aktif.
Pota altında savunmada sırıtan ancak hücumda sadece Teodosic tarafından değil bütün takım tarafından beslenen Krstic zaten o bölgede en önemli oyuncu.
Macabbi Tel Aviv'li Macvan ve Barcelona'lı Perovic front court rotasyonun güçlenmesini sağlıyor. Boban Marjanovic forma numarasına (22) benzer bir şekilde 2.22 boyunda. Ancak basketbol yetenekleri çok sınırlı. Sanki sokakta görülüp de 'Bu çocuktan basketçi olur.' denip sahaya çıkartılmış gibi. Top hakimiyeti falan felaket... En azından uzun kollara sahip de savunmada tehdit yaratyor. O da olmasa sıfır...
Kubilay Arslan
9 Ağustos 2011 Salı
Eurobasket Günlüğü #5 (Ex-Yu Tournament 3.gün)
Avrupa Basketbol Şampiyonası hazırlık turnuvalarının en büyüğü sayılabilecek Ex-Yu Tournament'da grup maçlarının sonuna gelindi. Dünkü karşılaşmalar sonucunda 3.lük maçı ve final maçının kimler arasında oynanacağı belli oldu. Bosna'yı 82-61 yenen Sırbistan ilk finalist olurken, Hırvatistan'ı 65-60 yenen Slovenya'da Sırbistan'ın rakibi oldu.
Sırbistan: 82 Bosna Hersek:61
Tartışmasız turnuvanın en keyifsiz maçıydı. Makedonya'nın Sırbistan karşısında bir gün öncesinde gösterdiği performans sonrasında Bosna'dan böyle bir şey bekliyordum doğrusu. Ancak Sırbistan'ın ezici üstünlükle bitirdiği ilk çeyrek sonrasında her şey bitti. Diğer 3 çeyreğin artık formalite olduğu maçı ana hatlarıyla hatırlayacak olursak;
NOT: Anadolu Efes'in yeni transferi Dusko Savanovic benchten oyuna dahil oldu.
1.periyotta üstte de bahsettiğim gibi Sırbistan'ın rahat oyunu vardı. Krstic ve Macvan'ın Bosna pota altında cirit attığı bu periyotu Sırbistan 25-10 önde tamamladı.
Daha ilk çeyrekten aradığı farkı bulan Sırplar maçın geri kalanında frene bastı. Bosna'da ise şaşırtıcı bir gelişme ile Teletovic zorlama şutlarını bize izletmedi. Bu çeyreğin sonlarında Varda ve Teletovic'in şans üçlükleri olmasa skor daha vahim olabilirdi.
NOT 2: Maçın son dakikalarında Teletovic'in kişisel istatistiklerini geliştirmesinden başka önemli bir olay olmadı.
Maç hakkında yazılacak gerçekten bir şey yok. 2.devrede Eurosport 2 spikeri Dağhan Irak'ın eski Yugoslavya ülkeleri hakkında verdiği genel kültür bilgileri de olmasa gerçekten çekilmezdi.
Slovenya:65 Hırvatistan:60
Kendi gruplarında Karadağ'ı devirerek final için sahaya çıkan iki güçlü takım: Slovenya ve Hırvatistan. Sırbistan-Bosna ne kadar canımızı sıktıysa da bu maç üstümüzdeki pası aldı ve keyif verdi.
Slovenya: Maç boyunca Smodis-Lorbek üzerinden sayı bulmaya çalışan Slovenlerde maçı kaybetmelerindeki en büyük etken güçlü olarak sayabileceğimiz kısa rotasyonlarından yeterli desteği alamadılar. Savunmada Hırvat uzunlarına çözüm bulamadıklarının en büyük kanıtı 2.çeyrekte yedikleri -sadece faul atışlarından gelen- 8-0'lık seri. Turnuva genelinde bu fizik dezavantajlarını hücumlarıyla dengelemeyi başarabilecekler mi bilemiyorum.
NOT: Slovenya'nın maça -Caner Eler'in deyimiyle- deneysel bir beşle çıktığını belirtmek de fayda var.Božidar Maljkovići Dragic ve Lakovic yerine Goran Jagodnik, Luka Rupnik gibi oyunculara maça başladı.
Hırvatistan: Bugün finalde Sırbistan ile oynayacak Hırvatistan da pota altı gerçekten çok güçlü. Ante Tomic-Damir Markota-Luksa Andric-Stanko Barac ile maçı kazandılar üstüne üstlük Tomic çok kötü oynadı, Andric de süre alamadı. Kısa rotasyonunda Ukic de olsa net madalya adayı olurlardı
İlk olarak kısalardan başlayalım. Draper klasik Amerikalı guard terimine uyarak, Hırvatistan'ın temposunu arttıyor, takıma enerji veriyor. Daha ilk çeyrekte yaptığı 3 top çalma da es geçilmemesi gereken bir istatistik. Boganovic, Karadağ maçına oranla biraz daha kötü oynadı, Tomas daha formunu bulamadı ama dünkü maçta çok ekstra bir isim vardı: Simon Krunoslav. Tomas'ın Eurobasket'te rotasyonun ana parçası olacağını düşünürsek süreleri biraz azalacak Simon'un ancak Vranjkovic, muhtemelen Bogdanovic-Tomas ikilisini yedekleyecek iyi bir oyuncu olduğuna seviniyordur.
Bu arada üstte uzun rotasyonunda Luksa Andric dedim ancak Luka Zoric'i de unutmamak lazım. Dünkü maçta Andric'den çok daha fazla süre alan Zoric, rakipte skorer bir uzun olduğunda -Lorbek gibi- tercih edilebilir.
Kubilay Arslan lostnba@gmail.com
Sırbistan: 82 Bosna Hersek:61
Tartışmasız turnuvanın en keyifsiz maçıydı. Makedonya'nın Sırbistan karşısında bir gün öncesinde gösterdiği performans sonrasında Bosna'dan böyle bir şey bekliyordum doğrusu. Ancak Sırbistan'ın ezici üstünlükle bitirdiği ilk çeyrek sonrasında her şey bitti. Diğer 3 çeyreğin artık formalite olduğu maçı ana hatlarıyla hatırlayacak olursak;
NOT: Anadolu Efes'in yeni transferi Dusko Savanovic benchten oyuna dahil oldu.
1.periyotta üstte de bahsettiğim gibi Sırbistan'ın rahat oyunu vardı. Krstic ve Macvan'ın Bosna pota altında cirit attığı bu periyotu Sırbistan 25-10 önde tamamladı.
Daha ilk çeyrekten aradığı farkı bulan Sırplar maçın geri kalanında frene bastı. Bosna'da ise şaşırtıcı bir gelişme ile Teletovic zorlama şutlarını bize izletmedi. Bu çeyreğin sonlarında Varda ve Teletovic'in şans üçlükleri olmasa skor daha vahim olabilirdi.
NOT 2: Maçın son dakikalarında Teletovic'in kişisel istatistiklerini geliştirmesinden başka önemli bir olay olmadı.
Maç hakkında yazılacak gerçekten bir şey yok. 2.devrede Eurosport 2 spikeri Dağhan Irak'ın eski Yugoslavya ülkeleri hakkında verdiği genel kültür bilgileri de olmasa gerçekten çekilmezdi.
Slovenya:65 Hırvatistan:60
Kendi gruplarında Karadağ'ı devirerek final için sahaya çıkan iki güçlü takım: Slovenya ve Hırvatistan. Sırbistan-Bosna ne kadar canımızı sıktıysa da bu maç üstümüzdeki pası aldı ve keyif verdi.
Slovenya: Maç boyunca Smodis-Lorbek üzerinden sayı bulmaya çalışan Slovenlerde maçı kaybetmelerindeki en büyük etken güçlü olarak sayabileceğimiz kısa rotasyonlarından yeterli desteği alamadılar. Savunmada Hırvat uzunlarına çözüm bulamadıklarının en büyük kanıtı 2.çeyrekte yedikleri -sadece faul atışlarından gelen- 8-0'lık seri. Turnuva genelinde bu fizik dezavantajlarını hücumlarıyla dengelemeyi başarabilecekler mi bilemiyorum.
NOT: Slovenya'nın maça -Caner Eler'in deyimiyle- deneysel bir beşle çıktığını belirtmek de fayda var.Božidar Maljkovići Dragic ve Lakovic yerine Goran Jagodnik, Luka Rupnik gibi oyunculara maça başladı.
Hırvatistan: Bugün finalde Sırbistan ile oynayacak Hırvatistan da pota altı gerçekten çok güçlü. Ante Tomic-Damir Markota-Luksa Andric-Stanko Barac ile maçı kazandılar üstüne üstlük Tomic çok kötü oynadı, Andric de süre alamadı. Kısa rotasyonunda Ukic de olsa net madalya adayı olurlardı
İlk olarak kısalardan başlayalım. Draper klasik Amerikalı guard terimine uyarak, Hırvatistan'ın temposunu arttıyor, takıma enerji veriyor. Daha ilk çeyrekte yaptığı 3 top çalma da es geçilmemesi gereken bir istatistik. Boganovic, Karadağ maçına oranla biraz daha kötü oynadı, Tomas daha formunu bulamadı ama dünkü maçta çok ekstra bir isim vardı: Simon Krunoslav. Tomas'ın Eurobasket'te rotasyonun ana parçası olacağını düşünürsek süreleri biraz azalacak Simon'un ancak Vranjkovic, muhtemelen Bogdanovic-Tomas ikilisini yedekleyecek iyi bir oyuncu olduğuna seviniyordur.
Bu arada üstte uzun rotasyonunda Luksa Andric dedim ancak Luka Zoric'i de unutmamak lazım. Dünkü maçta Andric'den çok daha fazla süre alan Zoric, rakipte skorer bir uzun olduğunda -Lorbek gibi- tercih edilebilir.
Kubilay Arslan lostnba@gmail.com
8 Ağustos 2011 Pazartesi
Eurobasket Günlüğü #4 (Slovenya-Karadağ)
Ex-Yu Tournament'da ikinci gün geride kaldı. Gayet keyifli geçen maçlar sonrasında 5.lik mücadelesinin Karadağ ile Makedonya arasında geçeceği kesinleşti. Sırbistan'ın Makedonya'yı 81-73, Slovenya'nın Karadağ'ı 86-79 yendiği karşılaşmaların değerlendirmesine geçelim.
Slovenya: 86 Karadağ: 79
Maç ile ilgili ilk olarak şunu söylemek istiyorum: Slovenya seyircisinden bunu hiç beklemezdim. Litvanya ile dünya üzerinde basketbol ülkesi diyebileceğimiz sınırlı ülkelerden biri olan Slovenya, Türkiye'deki şampiyonaya binlerce kişilik kafilerle çıkarma yaparken kendi evlerindeki bu büyük turnuvada salonu doldurmamaları çok üzücü. Neyse biz maça dönelim...
NOT: Birbirlerinin çapraz grubunda bulunan bu ekip büyük bir sürpriz olmazsa 2.turda karşı karşıya gelecek.
Karşılaşma sert başladı. Benim bildiğim rakibin yıldızını fiziksel mücadelerle sert faullerle bir nevi sınamak normaldir ancak Jeretin'in bunu bir hazırlık maçında üstüne üstlük ilk çeyreğinde yapması normal değil. Bu faullerin ardından sahada kısa bir gerginlik yaşandı ve Slovenya'dan Smodis, Karadağ'dan Dasic oyundan atıldı. Karadağ'ın fiziksel üstünlüğünün olduğu barizdi, bu üstünlüğü biraz abarttılar ve çeyreği 9 faulle tamamladılar.
Ancak Karadağ'ın Slovenya'ya karşı oyun planı gibi gözüken bu sertliği zaman zaman meyvelerini verdi. Boyalı alanda Slovenya, Pekovic'e çözüm bulamadı ve ilk çeyreği 22-19 geride kapadı.
Slovenya'da boyalı alanda fizik eksikliği çekilirken kısalarda Karadağ'dan kat kat üstün. 2.çeyrekte de farkın açılmasında en büyük etken bu oldu. Karadağ gibi karşılarında rakibi bozmaya çalışmayan bir ekip olmasaydı fark daha üst seviyele de gelebilirdi.
Karadağ tarafında ise benim Vucevic'den beklediğim katkı Dragicevic'ten geldi. Takımın skor yükünü Pekovic'le birlikte sırtlayan Dragicevic maçı da 17 sayıyla tamamladı.
3.çeyreğe 7 sayılık avantajla giren Slovenya bu farkı koruyamadı. Hücumda Dragic'in kalmasına karşılık Karadağ'da Vucevic'de oyuna dahil olunca Karadağ öne geçti.
Son çeyrekte 3 sayılık basketler Slovenya'nın farkı açmasına katkı sağladı. Skor 79-79 iken gelen 7-0'lık Slovenya serisi ise maça son noktayı koydu.
NOT 2: Maçın ilgi çekici performanslarından birini sergileyen Pekovic Slovenya uzunlarına karşı hücumda etkliydi ve maçı 21 sayı 9 ribaund ( 8 hücum) ile tamamladı.
Kubilay Arslan
Eurobasket Günlüğü #4 (Sırbistan-Makedonya)
Ex-Yu Tournament'da ikinci gün geride kaldı. Gayet keyifli geçler maçlar sonrasında 5.lik mücadelesinin Karadağ ile Makedonya arasında geçeceği kesinleşti. Sırbistan'ın Makedonya'yı 81-73, Slovenya'nın Karadağ'ı 86-79 yendiği karşılaşmaların değerlendirmesine geçelim.
Sırbistan: 81 Makedonya:73
Turnuvanın belki de en güçlü ekibiyle en güçsüz ekibinin karşı karşıya geldiği mücadele beklenilenin aksine çekişmeli geçti. Maçın ilk çeyreği -Eurosport 2'deki yayın çakışmasından izleyemesem de canlı istatistikten takip edebildiğim kadarıyla- net Sırbistan üstünlüğünde geçti. Teodosic'in 5 asitle Sırplara liderlik ettiği çeyrekte Efes'in yeni transferi Savanovic de 11 sayı bularak iyi bir performans sergiledi. Makedonya da bu isimlere karşılık veren isim Stojanovski oldu. 2.çeyrek ise tamamen Makedonya hegemonyasında geçti. Hücumu tamamen dış şut üzerine kurulu olan Makedonya'da eller ısınınca 5 üçlükle fark kapatıldı. Bu sekans içerisinde Sırbistan'ın bu üçlüklere savunmada çare bulamaması ilginç bir not olarak kayıtlara geçti.
İkinci devrede Makedonya üçlüklerin verdiği morali iyi kullandı ve bu çeyreği de başa baş geçirmeyi başardı. Özellikle Bosna maçında yokları oynayan Pero Antic'in ve Sokolov'un ekstra oyunlarının bu durumda katkısı büyüktü.
Son çeyrekte ise kapasitelerinin üzerinde bir performans ortaya koyan Makedonlar maçtan koptular. Sırbistan hücumlarının keyif verdiği bu çeyrekte skor 18-11 oldu ve maç 81-73 Sırbistan galibiyetiyle sonuçlandı.
NOT: Efes'in yeni isimleri Savanovic ve Ilievski'nin performansları maçın en göze çarpan noktasıydı. Savanovic 18 sayıyla takımını galibiyete taşırken, Ilievski de 8 sayı 7 asistle oynadı.
NOT 2: Makedonya'da Bosna maçında göze çarpan tek yönlü hücum bu maçta yoktu. Mümkün olduğu kadar boyalı alandan da sayı bulmaya çalıştılar. Ve şut performansları ile Eurobasket'teki rakiplerine mesajı verdiler.
Kubilay ARSLAN
7 Ağustos 2011 Pazar
Eurobasket Günlüğü #3 (Hırvatistan-Karadağ)
Ex-Yu Tournament dünkü açılış maçlarıyla başladı. İlk günde muhtemelen Slovenya'nın da maçının bulunmaması sebebiyle Sitozice Arena'da fazla seyirci yoktu. Kalite olarak ise apayrı maçlar izledik dün. Bosna Hersek-Makedonya karşılaşması ne kadar düşük skorlu, temposuz olduysa, Hırvatistan-Karadağ da bir o kadar zevkli ve keyif veren bir maç oldu. Şimdi maçların değerlendirmesine geçelim:
Hırvatistan: 85 Karadağ:71
Günün ikinci maçı bize basketbolu yeniden hatırlattı. Gruplarda tekrar birbiriyle oynayacak takımlar için iyi bir sınav olan karşılaşmayı Hırvatistan son çeyrekteki oyunuyla 85-71 kazandı. İlk maçın değerlendirmesinde yakın skor yanıltmasın demiştim burada da aynı şey farklı skor için geçerli. Maç boyunca ortada giden maç 21-11 tamamlanan 4.çeyrek ile koptu.
Maç karşılıklı basketler ile başladı. Karadağ içeriden Vuvevic ve Pekovic'in aksine Dragicevic ile etkili olurken Hırvatistan'da skor dağılımı eşit bir şekilde gerçekleşti. Pota altını etkili kullanan Karadağ'ın daha ilk çeyrekte serbest atış çizgisine 9 kez gitmesi maçın önemli notlarından oldu. İlk devre boyunca Hırvatistan'da Dontaye Draper'ın oyunu dikkat çekti. Roko Ukic'in yokluğunda PG sıkıntısı çekeceği düşünülen Hırvatistan'da Draper'ın oyunu büyük bir artı. 2.devrenin ilk saniyelerinde Karadağ'ın etkili oyunu vardı. Cook-Dragicevic ikilsiyle sayılar bulan Karadağ farkı belli bir seviyede tutmayı başardı ancak Pekovic-Vucevic ikilisinden beklenilen katkıyı alamayınca 4.çeyrekte oyundan koptular ve Hırvatistan'ın maçı kazanmasına engel olamadılar.
Hırvatistan: 85 Karadağ:71
Günün ikinci maçı bize basketbolu yeniden hatırlattı. Gruplarda tekrar birbiriyle oynayacak takımlar için iyi bir sınav olan karşılaşmayı Hırvatistan son çeyrekteki oyunuyla 85-71 kazandı. İlk maçın değerlendirmesinde yakın skor yanıltmasın demiştim burada da aynı şey farklı skor için geçerli. Maç boyunca ortada giden maç 21-11 tamamlanan 4.çeyrek ile koptu.
Maç karşılıklı basketler ile başladı. Karadağ içeriden Vuvevic ve Pekovic'in aksine Dragicevic ile etkili olurken Hırvatistan'da skor dağılımı eşit bir şekilde gerçekleşti. Pota altını etkili kullanan Karadağ'ın daha ilk çeyrekte serbest atış çizgisine 9 kez gitmesi maçın önemli notlarından oldu. İlk devre boyunca Hırvatistan'da Dontaye Draper'ın oyunu dikkat çekti. Roko Ukic'in yokluğunda PG sıkıntısı çekeceği düşünülen Hırvatistan'da Draper'ın oyunu büyük bir artı. 2.devrenin ilk saniyelerinde Karadağ'ın etkili oyunu vardı. Cook-Dragicevic ikilsiyle sayılar bulan Karadağ farkı belli bir seviyede tutmayı başardı ancak Pekovic-Vucevic ikilisinden beklenilen katkıyı alamayınca 4.çeyrekte oyundan koptular ve Hırvatistan'ın maçı kazanmasına engel olamadılar.
Makedonya için bahsettiğim tek yönlü hücum sorunu Karadağ için de geçerliydi. Sadece boyalı alandan sayı üretmeye çalışan Karadağ, alternatif yaratmayınca skorda geride kaldı. Timberwolves oyuncusu Pekovic maçın sonlarına doğru kendine gelerek ribaund ve sayılarda kendini gösterdi ancak Vucevic'in sadece 6 dakika 13 saniye alması ilginç bir ayrıntı. Rotasyon içerisinde alacağı sürenin bu kadar olması imkansız muhtemelen küçük bir sakatlık geçirdi ve riske atılmadı.
Hırvatistan ise gerçekten derin bir kadroya sahip ve bu oyuncu havuzu sayesinde Eurobasket'te iyi performanslar gösterebilirler. Yıldız oyuncuları Ante Tomic tıpkı Pekovic gibi 2.yarıda devreye girdi. Güçlü bir uzun rotasyonuna sahip olan Hırvatistan'da Tomic'e Efesli Barac ve Galatasaraylı Andric eşlik edecek.
En ilgi çekici istatistik ise şüphesiz Damir Markota'dan geldi. 9 sayı, 7 ribaund, 5 asistle mini bir triple-double yaptı Hırvat oyuncu.
Son olarak Bogdanovic... Dış şut performansına söylenecek laf yok. 5/7 üçlük 27 sayı. Üstüne üstlük hücumda etkinliği bununla sınırlı değil, pota altına yaptığı cut'larla da sayı bulmayı başardı. Ama negatif bir ekleme yapmak gerek, 2.çeyrekte fast-break'teki kararları çok yanlıştı, vereceği bir pasla kolay basket geliyorken, 2 pozisyonda da kendisi zorladı, Eurobasket'te bu hataların cezası çok net kesilir, o yüzden dikkatli olması lazım.
Kubilay Arslan
Eurobasket Günlüğü #3 (Bosna Hersek-Makedonya)
Ex-Yu Tournament dünkü açılış maçlarıyla başladı. İlk günde muhtemelen Slovenya'nın da maçının bulunmaması sebebiyle Sitozice Arena'da fazla seyirci yoktu. Kalite olarak ise apayrı maçlar izledik dün. Bosna Hersek-Makedonya karşılaşması ne kadar düşük skorlu temposuz olduysa, Hırvatistan-Karadağ da bir o kadar zevkli ve keyif veren bir maç oldu. Şimdi maçların değerlendirmesine geçelim:
Bosna Hersek:55 Makedonya:50
C Grubu'nda bir üst tur için Karadağ ile mücadele etmesi beklenen iki ekibin mücadelesinde kazanan Bosna Hersek oldu. Skor sizi yanıltmasın, bütün maç Bosna'nın kontrolünde geçti karşılaşma, bir ara 19'lara kadar çıkan fark, son çeyrekteki Makedonya'nın 13-1'lik serisiyle kapandı.
Aslında maça hızlı başlamıştı Makedonlar. 10-2'lik bir seri yakaladılar karşılaşmanın başında. Ama Domercant'in liderliğinde Bosna cevabı çok hızlı verdi ve rakibine 6 dk. boyunca sayı arttırmadı ve çeyrek 14-10 tamamlandı. 2.çeyreğe damga vuran isim şüphesiz Teletovic'di. Üst üste bulduğu sayılarla takımını taşıyan Teletovic'e Makedonya'dan Stojanovski cevap vermeseydi maç çok daha erken kopabilirdi. 3.çeyrekte fark geri dönülemeyecek seviyelere geldi. 18-8 biten 3.çeyrek sonunda maç bitmiş gibiydi. Son çeyrekte farkın getirdiği rehavetle Bosna oyunu biraz boşladı ve Nikolovski önderliğinde Makedonya geri geldi ancak skoru eşitlemelerine süre yetmedi.
Maç içinde gözüme en çok çarpan olay Makedonya'nın hücumdaki seçimleriydi. Tamamen dış şut üzerine kurulu bir yapı üzerinden sayı üretmeye çalıştılar. Takımın pivotu Pero Antic'in de yüksek postta top dağıtmasıyla içeriden üretime sıfırlanan Makedonya'da ilk devre sonunda boyalı alandan gelen basket 2'ydi. Tabi Makedonya şu anda en önemli silahından yoksun: Bo McCalebb. Onun takıma katılamıyla pas trafiği ve hücum çeşitliliği mutlaka arttacaktır.
Bosna Hersek'de takımın skor yükünü taşıyacak iki oyuncu var: Mirza Teletovic ve Henry Domercant. Domercant bu maçta 7 sayıda kaldı ancak iki oyuncu da kalburüstü skorerler. Günlerinde oldukları zaman can yakabilirler. Teletovic'in yanlış seçimlerde bulunarak Bosna'yı yakmaması en büyük dileğim ama bu konuda pek umutlu değilim.
NOT: Maçın sonlarında Teletovic sakatlık yaşayarak kenara geldi, şu ana kadar bu sakatlık ile ilgili bir haber gelmedi ancak ciddi bir şey olduğunu sanmıyorum.
Bosna Hersek:55 Makedonya:50
C Grubu'nda bir üst tur için Karadağ ile mücadele etmesi beklenen iki ekibin mücadelesinde kazanan Bosna Hersek oldu. Skor sizi yanıltmasın, bütün maç Bosna'nın kontrolünde geçti karşılaşma, bir ara 19'lara kadar çıkan fark, son çeyrekteki Makedonya'nın 13-1'lik serisiyle kapandı.
Aslında maça hızlı başlamıştı Makedonlar. 10-2'lik bir seri yakaladılar karşılaşmanın başında. Ama Domercant'in liderliğinde Bosna cevabı çok hızlı verdi ve rakibine 6 dk. boyunca sayı arttırmadı ve çeyrek 14-10 tamamlandı. 2.çeyreğe damga vuran isim şüphesiz Teletovic'di. Üst üste bulduğu sayılarla takımını taşıyan Teletovic'e Makedonya'dan Stojanovski cevap vermeseydi maç çok daha erken kopabilirdi. 3.çeyrekte fark geri dönülemeyecek seviyelere geldi. 18-8 biten 3.çeyrek sonunda maç bitmiş gibiydi. Son çeyrekte farkın getirdiği rehavetle Bosna oyunu biraz boşladı ve Nikolovski önderliğinde Makedonya geri geldi ancak skoru eşitlemelerine süre yetmedi.
Maç içinde gözüme en çok çarpan olay Makedonya'nın hücumdaki seçimleriydi. Tamamen dış şut üzerine kurulu bir yapı üzerinden sayı üretmeye çalıştılar. Takımın pivotu Pero Antic'in de yüksek postta top dağıtmasıyla içeriden üretime sıfırlanan Makedonya'da ilk devre sonunda boyalı alandan gelen basket 2'ydi. Tabi Makedonya şu anda en önemli silahından yoksun: Bo McCalebb. Onun takıma katılamıyla pas trafiği ve hücum çeşitliliği mutlaka arttacaktır.
Bosna Hersek'de takımın skor yükünü taşıyacak iki oyuncu var: Mirza Teletovic ve Henry Domercant. Domercant bu maçta 7 sayıda kaldı ancak iki oyuncu da kalburüstü skorerler. Günlerinde oldukları zaman can yakabilirler. Teletovic'in yanlış seçimlerde bulunarak Bosna'yı yakmaması en büyük dileğim ama bu konuda pek umutlu değilim.
NOT: Maçın sonlarında Teletovic sakatlık yaşayarak kenara geldi, şu ana kadar bu sakatlık ile ilgili bir haber gelmedi ancak ciddi bir şey olduğunu sanmıyorum.
5 Ağustos 2011 Cuma
Eurobasket Günlüğü #2
Orkun Çolakoğlu eski yazılarından birinde güzel bir benzetme yapmıştı. 2005-2006 civarı Pivot'ta yazdığı yazısında Dallas-Phoenix maçının, sıcakta saatlerce dolaşıp eve gelen birinin sürahi dolu bir suyu görmesine benzetmişti. İşte yarın başlayacak Ex-Yu Tournament da benim için aynen böyle. BBL Finali'nin bitmesinin ardından tabi ki de maçlar oynandı; U20, U18, U16 gibi, Slovenya-Polonya-Makedonya hazırlık turnuvası gibi... Ama Ex-Yu Tournament 'baba turnuva' lakabına cuk oturan bir turnuva. Adından da anlaşılabileceği gibi eski Yugoslavya ülkelerinin katıldığı bu turnuvada Slovenya, Sırbistan, Karadağ, Bosna, Hırvatistan ve Makedonya bulunuyor. Eurosport'un bizi internette link aramaya mecbur bırakmayacağı turnuvanın takımlarına ilk gün programına bir göz atalım.
NOT: Takımların değerlendirmelerini (Slovenya hariç) Eurobasket B Grubu ve Eurobasket C Grubu 'nda okuyabilirsiniz.
19.00 Bosna Hersek-Makedonya
22.00 Hırvatistan-Karadağ
İlk gün ev sahibi Slovenya ve favori Sırbistan sahaya çıkmıyor. Yarınki programın ilginç olan tarafı ise takımlar
ın hepsinin C Grubu'nda oynayacak olması. Bu takımların haricinde C Grubu'nda turnuva öncesi kan kaybeden Yunanistan ve elemelerden gelecek bir takım olacak.
Günün ilk maçında büyük ihtimalle turnuvanın ve C Grubu'nun (elemelerden gelecek takımı saymazsak) en güçsüz 2 ekibi mücadele edecek. Makedonya'nın yıldız oyuncusu Siena'da müthiş bir çıkış yapan ancak Slovenya'daki 3'lü turnuvada forma giymeyen Bo McCalebb. Makedonya'nın sınır tanımayan devşirme oyuncu sisteminin(Darius Washington, Marques Green) son halka olan McCalebb eğer Eurobasket'te Makedonya bir sürpriz yapacaksa bunun en büyük sebebi olur.
Bosna Hersek'de ise bir numaralı oyuncu aşina olduğumuz bir isim: Henry Domercant. Türkiye'de Efes ve Karşıyaka formalarını giyen Domercant de tahmin edebileceğiniz gibi devşirme.
Dikkat edilmesi gereken oyuncular listesinde ise Makedonya'dan Pero Antic var. Slovenya'daki turnuvada Makedonya'nın belli bir bölüme kadar maçın içinde kalmasını sağlamıştı. Pivot pozisyonunda oynamasına rağmen hatırı sayılır bir üçlük tehtidi olan Antic'i şimdiden bir yere not alın.
Bosna'da ise bu isim Teletovic. Geçen yıl Caja Laboral'da önemli süreler alan bir oyuncu olan Teletovic'e de dikkat.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







